düşünceler...

avrupa'yı birleştiren avrupalı bir devlet adamı olmayacak; avrupa'yı çinliler birleştirecek. charles de gaulle




12 Eylül 2009 Cumartesi

avrupa birliği'nin kültürel alt yapısı-christandome-subrosa-gül ve haç kardeşiliği-paracelsus

“sonra yeni bir gökyüzü ve yeni bir yeryüzü gördüm. yedi melekten biri yanıma geldi ve sana kuzu'nun (isa mesih) gelini'ni göstereceğim dedi. sonra ruh beni yüksek ve büyük bir dağa çıkardı. ve gökyüzünden yeryüzüne inmekte olan tanrı'nın "kutsal kenti"ni gösterdi. bu kudüs'tü. ‘işte isa mesih'in gelini budur' dedi. kutsal kent'in etrafı büyük ve yüksek bir duvarla çevriliydi ve 12 kapısı vardı. 12 kapıda 12 melek bekliyordu. 12 kapının üstünde israil'in 12 kavminin adları yazılıydı.” incil, (rev 21: 1-12)

1-christendome
avrupa birliği (ab) ile ilişkiler türkiye'nin son 15 yılında ekonomik, siyasal ve tarihsel gündemi en çok belirleyen konulardan biri olageldi. kimi tartışmacılara göre, ab hıristiyan kulübü'ydü ,kimilerine göre de değildi. türkiye'de ab'nin ekonomi-politiği ayrıntılarıyla tartışılmıştır ama bu kuruluşun “kültürel” dokusu ve geri planı (backbone) kanımca yeterince araştırılmamış ve tartışılmamıştır. bu hususu göz önünde tutarak ab'nin “kültürel” mirasına ilişkin bazı ön bilgileri aktarmak gerekiyor.

günümüzde avrupa diye anılan coğrafi bölgenin geçmişteki resmi adı avrupa değildi. tarihçi peacock'a göre geçmişte “avrupa” diye bilinen coğrafi alan, belki şaşırtıcı gelecek ama, günümüz türkiye'sinin çanakkale'den Datça'ya kadar uzanan sahil şeridiyle, günümüz yunanistan'ının ege sahillerini kapsayan dar bir alandaki bölgenin adıydı.
geçmişte bu avrupa'nın dışında kalan bölgeye, yani günümüzdeki avrupa kıtasına latinler chiristanitas, yunanlılar da oikoumene (ekümene) diyorlardı. tarihçi judith herrin'in de gösterdiği gibi, ilk kez ms.893 yılında anglo-sakson kralı alfred (849-899) bu bölgeyi christendome (hıristiyanlığın kubbesi) olarak tanımlamış ve resmi literatüre sokmuştu. günümüzde o tanım hala o ilk tanımına uygun tarzda, “hıristiyan oluş konumu ve koşulu” (the state and condition of being christian) anlamında kullanılmaktadır.

kral alfred'in tanımı çift yönlüydü ve günümüze kadar da bu tanımın kapsama alanına sokulmuş olan anlayışla ele alınmış ve dile getirilmiştir. kral alfred'in tanımı bir yönüyle geçmişe , bir yönüyle de geleceğe yöneltilmişti. geçmişe yönelik yönünde iki eski tanım vardı. bunlar katolik kilisesi tarafından yapılmış olan “orbis-mundis” (dünyevi-seküler olan) ve “orbis-ecclesia” (kilise'nin kapsama alanı) idi. ms.800'de kutsal roma İmparatoru olan muhteşem karl (768-814), o yüzyıla kadar bilinmeyen “hıristiyanlığın evrenselliği” fikrini temel stratejisi haline getirdi ve orbis-mundis'de (yeryüzünde) orbis-ecclesia'yı (hıristiyanlığın egemenlik alanını) tesis edeceğini açıkladı. bu dinsel-siyasal strateji çerçevesinde avrupa'da ilk “teokrasi” kurulmuş oldu. bu “din-devleti” nin başkenti aachen kenti'ydi ve karl bu kenti “yeni kudüs” olarak kurmuştu; “yeni roma” olan istanbul/konstantinapolis'den esinlenerek.

kral alfred'in christendom'u bir yönüyle işte karl'ın bu imparatorluk stratejisini ve siyasetini yansıtıyordu. diğer yönüyle, christendome, o dönemde çok hızlı bir yayılma içinde olan islamiyet'in dar-ül islam (islam dininin egemenliği ve uygarlığı içinde yer alan coğrafi alanlar) kavramına karşı hıristiyanlaştırılmış coğrafi alanları simgeliyordu. islamiyet'in rakip din olmasıyla birlikte christendome, hıristiyan milleti ve soyu (race) anlamını kazandı . böylelikle tüm hıristiyanlar tek millet, tüm müslümanlar da tek ümmet olmuşlardı. bu dinsel-siyasal ayrılık ve karşıtlık, dar-ül-islam'ın son temsilcisi osmanlı devleti'nin çöküşüne (1918) ve hilafet'in ilgasına (1924) kadar bazen suyun altında bazen üstünde daima süregelmiştir. sözün özü; türkiye ab'nin tarihinde vardır ama kültüründe yoktur. günümüzde ab, batı uygarlığını geliştirmek amacıyla yapılmış olan bir projedir. ne var ki, bu proje türkiye'ye bir “uygarlığını değiştirme projesi” olarak dayatılmaktadır. doğrudur, günümüzdeki avrupa birliği kültürel planda bir hıristiyan kulübü değildir ama uygarlaşma planında daima christendome olmuştur.

önce monoteizm (tektanrıcılık) ve öncesindeki pagan toplumlarındaki hoşgörü ve “inanç” anlayışları üzerinde duracağız.

konuya mısır'dan ve firavunlar'dan girebiliriz. antik mısır'da tek-tanrı tapınıcısı bir firavun yaşamıştır; "akheneten" (i.ö. 1350). bu firavun tarihte solar monoteizm diye anılan tek-tanrıcılığın ilk temsilcisi sayılır. akheneten, aton ya da aten adını verdiği güneş'i tek-tanrı olarak tanımış ve mısır'da egemen olduğu bölgelerdeki diğer bütün tanrı'ları yok ettirmişti. güneş'ten başka tanrıya tapılmasını yasaklayan akheneten , daha sonra kendisini devirerek firavun olan damadı tarafından tarihin ilk ateist'i olarak belgelendirildi. bu yeni dönemde mısır'da eskiden olduğu gibi devletin kabul ettiği bütün tanrılara saygı gösterilmeye başlandı. firavunlar döneminde mısır'da "devlet-tanrıları" egemendiler. ayrıca bazı firavunların tanrılaştırıldıkları da oluyordu. halktan bunlara saygı duymaları, adaklarda bulunmaları ve tapınmaları isteniyordu. böylelikle çok-tanrıcılığın gereği olarak halkın birden fazla tanrıya bağlılık duyması, bağlılık duymadıklarına da saygı göstermesi sağlanmıştı. antroposantrik anlamda tolerans (müsamaha) işte ilkin burada, mısır'da ortaya çıkmıştı. daha sonra bütün akdeniz bölgesine ve ülkelerine yayılmıştı. mısır'da hiçbir firavun-tanrı diğerini dışlamadığı için, uzun süren hanedan egemenliklerinde mısır'da dengeli bir çok-tanrıcılık yerleşmişti. roma'lı paganlar, ionyalılar ve grekler (gentile) arasında ise çok-tanrıcılığın (polyteism) çeşitli biçimleri yaşanmıştı. kenti mutlaklaştırma eğilimi içinde olan paganlar ve gentile sadece çok-tanrılı değillerdi, aralarında epiküryenler (hedonistler), kathenoteistler (tanrılardan bazılarına bağlananlar), henoteistler (zaman zaman bir tanrıya bağlananlar) ve ateistler ile bazı marjinal topluluklarda tam anlamıyla sayılmasa da platocu anlamında tek-tanrıya bağlılık duyanlar da vardı. roma'nın tanrılarla bireyler arasında oluşturduğu modus vivendi (birlikte var olma tarzı, yaşama ilkesi) bir tek tanrının bütün diğer tanrılar üzerinde, onların varlıklarını ortadan kaldırarak baskı kurmasını yasakladığı için, son tahlilde bütün dünyevi ve uhrevi konularda pontifex maximus (baş rahip) sıfatını taşıyan imparator son kararı veriyordu. diğer bir deyişle insanlar bir tanrı istedi diye diğer bütün tanrıları tanımamazlık edemiyorlardı. roma'nın modus vivendi'si antik dünyada çok geniş bir tartışma, düşünme ve davranma serbestisi alanı yaratmıştı. roma'nın imparatorluk sınırlarını çoğunlukla savaşmaksızın geniş topraklara yayabilmesinin nedeni buydu. tolerans (müsamaha/hoşgörü), roma'da civic bir kurumdu. senato bunun koruyucusu, imparator ise uygulayıcısıydı. doğaldır ki bugünkü anlamıyla insan hakları yoktu, ama roma vatandaşı olabilmek hakkı vardı. roma yurttaşı olmayanların ise, kendi cemaatlerini ilgilendiren konularda iç anlaşmaya varılamazsa dünyevi otoriteyi temsil eden romalı yöneticilere başvurarak buradan nihai kararı elde edebilme hakkı bulunuyordu. roma'daki "günah'' kavramıyla "din" kavramının da üzerinde kısaca durmak gerekiyor. romalılar ve gentile için ilk günah diye bir kavram yoktu. dolayısıyla bunu zorlayan bir tek-tanrı da yoktu. gentile bir şeriat yasasına değil, vicdanı esas alan bir moral yasa'ya bağlıydı. bütün insanlık, bu yasa gereği, sadece fortuna=kader'de ortaktılar, günahta değil. roma'ya göre fortuna dilediğine dilediği gibi davranırdı. bazen tanrılar bile fortuna'nın isteklerine uyarlardı. paganlar arasında faith-iman sadece batıl'ın karşısındaki bir kavramdı ve eğitimsiz sınıflara özgü bir değer olarak tanınmaktaydı. zengin ve eğitimli sınıflar ise “iman” a değil, religio 'ya bağlıydılar. işte bu religio kavramı daha sonra hıristiyanlıkla birlikte bugünkü anlamıyla din denilen (religion) olguya dönüştü. roma'da religio tanrılarla yurttaşlar arasındaki rasyonel bağlar anlamında kullanılan yasal bir düzenlemeydi. hıristiyanlıkla birlikte "bizim dinimiz'' (our religion) anlamında kullanılmak üzere, önce sonuna bir (n) harfi eklenerek religion yapıldı, daha sonra da Hıristiyanlığın Devlet-Dini haline gelişiyle birlikte de dogma'ya kayıtsız şartsız boyun eğmek ve inanç beslemek zorunluluğuna dönüştürüldü. hıristiyanlığın bu döneminde anladığı religion 451 yılında istanbul'un kadıköy'ün de toplanan synodla (din meclisi) dine sokulan trinite (teslis: baba, oğul ve kutsal ruh üçlüsü) kavramıyla nihai şekline geldi. daha önceki hıristiyanlar tanrı-baba, kutsal ruh ve oğlu şeklindeki bir dogmayı duymamışlardı. birinci yüzyılda aralarından birileri çıkıp da bu görünüşü öne sürseydi, hiç şüphesiz hala eski yahudi şeriatı'na bağlılık duyan ilk hıristiyanlar tarafından bu şeriat'ın öngördüğü şekilde taşlanarak öldürülürdü!

roma'nın tolerans anlayışına karşı direnen tek dini cemaat yahudiler'di. yahudiler yasal olarak esir ulus değil, imparatorun dostu olan ulus statüsündeydiler. buna rağmen yahudiler tamamen kendi dini yasalarına uygun bir kapalı cemaat statüsüyle yönetiliyorlardı. kendi dini sorunları için roma'ya ve sezar'a başvuru hakları vardı ama bu sık kullanılan bir hak değildi. ancak, onları yönetmekle görevlendirilmiş olan herod sülalesinden gelen semitik (ebonit) asıllı yahudi kralları, roma tarafından tayin ediliyorlardı. yahudiler ise tanrıları yahveh tarafından gönderilmiş (anointed) olmadıkları ve insan tarafından (imparator) tayin edilmiş (appointed) krallar oldukları için herod sülalesine romalılar'dan daha çok nefret duyuyorlardı. yahudi cemaati urbanic (kentçi) ve civic (sivilleştirici) değil pastoral (tarıma dayalı, kırsal) kökenliydi. dolayısıyla da, yahudi, bir pagan ya da gentile gibi “kentli” değildi ve onlar gibi kentte yapılmış—kentin normlarına ve ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş—yasalara değil, kendi tanrısı tarafından doğrudan doğruya konulmuş yasalarla yönetiliyordu. roma'nın senatosuna karşılık yahudilerin sanhedrin'i (yaşlı bilgeler meclisi) vardı. roma'nın "lex" başlığıyla sıralanan sayısız yasasına karşı tek yasası vardı: şeriat. yahudi şeriatı'na göre yahudi'nin bütün hayatı tanrının denetimi altındaydı. tanrı, keskin diliyle yahudi'nin hayatını iki aleme ayırmıştı. bir yanda helal (kutsal) diğer yanda da haram (profane) vardı. bunun dışında üçüncü bir yol yoktu, olamazdı. haram hayatın her alanında olabilirdi ama mabedin (sinagog) kapısı önünde dururdu. yahudilerin tanrısı yahveh, kendi deyişiyle son derece kıskanç bir tanrıydı ve hoşgörüyü (favoritzm) kendisinden başka kimseye tanımamıştı. yahudileri öfkeli bir yargıç gibi yöneten bu tanrı yahudilerle bir antlaşma (convenant) yapmıştı. bu antlaşma çerçevesinde yahudi'nin tanrıya tapması gerekmiyordu, onun üstün gücünü tanıması ve bundan korkmak gerektiğini "anlaması" yetiyordu. yahudilik bu yüzdendir ki, islam dini gibi, allah'a tam ve mutlak bağlılığı (submission) öngörmez, yahudi tanrısının gücünden ve gazabından kaçış olmayacağını ve bunu bilerek tanrının isteklerini yerine getirmekten başka seçeneği olmadığını bilir ve bu nedenle de sadakati öngörür. dolayısıyla yahudi tanrının kendisinden değil o'nun gücünden ve gazabından korkmakla yükümlüdür (subjection). dahası yahudi, islamiyet'teki ya da hıristiyanlık'taki gibi bir "din"e de bağlı olmak yükümlülüğü altında değildir. yahudi sadece tanrısıyla birlikte yürüyen bireydir, dinle değil. tanrısıyla bütünleşmek hakkı ve geleneği yoktur. yahudi, yürüyebildiği sürece tanrısıyla olmak zorundadır, "iman"a gerek duymaz, çünkü tanrısı onu diğer kavimlerden ayırmış ve seçerek kutsal yapmıştır. yahudi bunun nişanını taşır (sünnet). dolayısıyladır ki yahudi, "iman"ın ta kendisidir. bu yüzden de istese de imansızmış gibi davranarak iman'a "sıçrama'' yapamaz. din ise imanla başlar. yahudi bu anlamda dindar değil, tanrı tarafından seçilmiş bireydir. yahudilik anlayışına göre tanrı sadece evreni ve insanı yaratmış ondan sonra yaratıcı faaliyetini durdurmuştur. dolayısıyla eski ahit'in genesis (başlangıç) bölümünde anlatılan altı gün içinde tanrı insanlar için bir de, din yaratmış değildir. yahudilik bilindiği üzere, kitaplı dinlerin ilkidir. ne var ki yahudi kitap okuyarak "öğrenim" yapan bireydir; müslüman ya da hıristiyan gibi dua etmek için kitap okuyan birey değildir. yahudi kitabını sadece evrenin dolayısıyla kendi tarihinin geçirdiği evreleri öğrenmek ve yahudi tanrısı'nın gücünü ve gazabını tanıyabilmek amacıyla okur. bir müslüman ya da bir hıristiyan gibi tanrıya ve allah'a yakarmak ya da dua etmek için okumaz. kitabını okur ve tanrısı'nın gücüne sadakat göstermekten başka hiçbir seçeneği ve hakkı olmadığını anlar. yahudi ile tanrısı arasındaki ilişki allegorik olarak keskin nişancı avcı ile ondan kurtulmaya çalışan kurnaz tilki arasındaki ilişki gibidir; yahudi kaçar tanrısı kovalar. ne var ki yahveh, yahudi'ye bir de armağan vermiştir. bu wisdom=zeka'dır. yahudi tanrısı ondan kendisine karşı bütün insanlığın avukatı olmasını istemiştir -ya da yahudi bunu böyle anlamak zorunda kalmıştır.- dolayısıyla yahudi kendisini herkesten farklı olarak algılamak özelliğini edinmiştir. diğer dinlere ve kültürlere mensup olanlar gibi davranamaz ve düşünemez. bu yüzden de tolerans konusunda bir romalının anlayışına sahip değildir, sadece kendi manevi dünyasının ve tanrısı'nın koyduğu sınırlarla tanımlıdır. tanrı, yahudi'den adını aşağılayan herkesi kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın öldürmesini istemiştir. yahudi böylesi bir emir karşısında istese de hoşgörü gösteremez. çünkü tanrının isteğine karşı çıkarsa kendisinin yok edileceğini düşünür ona göre davranır. yahudi ancak tanrısı isterse başkalarına hoşgörü gösterebilir, insanlar istiyor diye gösteremez. bu da onun tanrıyı ikna etmesine bağlıdır. örneğin, musa peygamber kendisini kurtaran ve büyüten ablası meryem'i, kendisini eleştirdi diye tanrıya şikayet etmiştir. tanrı da meryem'i cezalandırmış ve onu vebaya yakalatmıştır. musa daha sonra kardeşi harun'un (aaron) yakarışı üzerine tanrıdan ablasını vebadan kurtarmasını istemiştir. tanrı da musa'nın isteğini kabul etmiş ve meryem hastalığından kurtulmuştur. tolerans kavramı yahudilikte işte ilk kez bu olayda, bir insanın kendi sülalesinden gelen bir başka insana gösterdiği tolerans olarak değerlendirilebilir. diğer bir örnek de yine yahudi kavmiyle sınırlı olmak kaydıyla yahudi kralı david'in (davut peygamber) kendisinden önceki kralı mağarada kıstırmasına rağmen öldürmeyip, serbest bırakmasıdır. müsamaha ve hoşgörü, yahudilikte daima belirli bir karşılıkla, bir şükran bedeli olarak vardır. toplumda düşüncelerin serbestçe açıklanabilmesi keyfiyeti olarak ya da insan hakları çerçevesinde mevcut değildir. yahudilik kendi içinde kapalı bir sistem olarak kendinden olmayan her kültürel, civic ve urbanic oluşuma ve kavrama ve bunlarla şekillendirilmiş bütün duyuş, davranış ve düşünüş tarzlarına karşı kapalı bir yapıdadır. öyle ki ibranice'ye bugün kullanılan "kültür" kelimesinin girişi 19.yy'ın sonlarına rastlar. dil açısından eklektik kelimesi ne kadar yeniyse musevilik için kültür kavramı da o kadar yeni bir kelimedir. anlamı ise avrupalı yahudilerin dili olan yıddish tarafından belirlenmiştir. yahudilikte "tasvir'' yapmak da, tıpkı islamiyet'te olduğu gibi, yasaktır. çünkü resim sanatı kültürel ve seküler bir olgudur. tanrının istediklerinin dışında o'nun yarattıklarını bire bir resmetmek tanrıya özenmek demektir. dahası, bütün diğer dinler resimler yapıp (idol ve putlar) onlara tapmışlardır. oysa yahudi tanrısı'nın bırakın resminin yapılmasını, adını doğru dürüst bilebilecek yahudi sayısı bile birkaç kişiyi geçmemektedir. bir "deus absconditus" (gizli/gizlenmiş/görülemeyen tanrı) durumundaki yahveh'i idollere ve putlara “resim/tasvir” olarak duyduğu öfke eski ahit'te defalarca tekrarlanmıştır. yine de avrupa'da kültürlerle yüzyıllardır iç içe yaşayan yahudi cemaatleri 18.yy'ın ortalarından başlayarak o günlerin avrupa'sında ki çok zengin hıristiyan ailelerinin yaptıkları gibi kendi portrelerini yaptırmaya başlamışlardır. ilk kez bir eskenazi ailesi bütün bireylerinin portrelerini yaptırmış ama bu yahudiler arasında duyulunca şiddetle kınanmıştır. daha sonra bu aile yahudilikle bağlarını koparmış ve evlilikler aracılığıyla hıristiyanlaşmıştır. 15.yy'da osmanlı'ya sığınan sefardim ile, daha sonra 17. yy'da ortaya çıkan sabataycılar (dönmeler) yahudiliğin dış kültürlere açılmasında etkili roller üstlenmişlerdir. bu etkileşimlerin eklektik bir bütünü olan "siyonizm" gerçekte ortodoks yahudi inanış biçimine esası itibarıyla ters düşen “ideolojik” ve “ kültürel ” bir akımdır. özetlersek, tarih boyunca yahudilikte her şey tanrınındı. insana kalmış tek hak ise, tanrıyı tanımak ve onun gücüne bağlılık duymak hakkından ibaretti. diğer bir deyişle yahudi cemaatinde insana bırakılmış tek hak, yahudi tanrısı'nın koyduğu şeriata uymak hakkıydı, bunun dışında hiçbir hakkı yoktu. tolerans tanrınındı, ancak o isterse yahudi tolerans sahibi olabilirdi.

sonuç: yahudilik "sui generis" kapalı devre işleyen kurgusuyla sözcüğün ortodoks anlamıyla bir "din"e bağlı değildir. insan hakları yahudi tanrısı'nın koyduğu ve yazdırdığı anayasayla (on emir) sınırlı ve tanımlıdır. örneklersek, yahudi yalan söylememek, komşunun malına ve karısına göz koymamak vb. haklara sahiptir. günümüzdeki kullanımıyla insan hakları kavramı, tarihi planda, yahudi şeriatına aykırı dini değil, dışa dönük (civic) ve kültürel bir ögedir. tolerans ise kendi içinde sınırlıdır. yalnızca günah kavramıyla bağlantılı olarak vardır. yahudi günahının bedelini ferdi olarak ödemek hakkına sahip olan insandır, başkalarının günahlarına müteselsilen kefil olamaz. bu husus önemlidir çünkü ilkin yahudi cemaati içinde günah ya da suç uğruna söz konusu kimseyi ailesi ile birlikte topluca cezalandırma geleneği, en azından kendi cemaati içinde yürürlükten kaldırılmıştır.

insan hakları kavramına, mantic (bağlanış tarzı) düşünce bakımından en yabancı olan sistem yahudiliktir denilebilir. çünkü bireyin seçim hakkı annesinin yahudi olup olmayışıyla sınırlandırılmıştır. dolayısıyladır ki, insan hakları kavramının özünü oluşturan "bireyin serbestçe seçim yapabilme hakkı'' bireyin doğumundan önce belirlenmiş, kadere bağlanmış durumdadır. bireyin annesi yahudi ise, onun yapabileceği hiçbir seçim yoktur — meğer ki cemaat bir karar alarak bireyi dışlasın. günümüzde israil'de şeriatın ve medeni kanun'un iç içeliği, esası itibarıyla seküler (dünyevi) nitelikte olan insan hakları kavramının henüz tam olarak özümsenmemiş olmasındandır. en kestirme deyişle, yahudi tanrısı insanlara uymaları için on emir vermiştir, on hak değil. insanların bu emirlere uymak hakları vardır, bunun ötesine geçen istekler bu verilmiş hakların ihlalline yol açabilir.

isa mesih, insanoğlu olduğu halde, tanrının biricik oğlu olduğunu öne sürmüştür. isa yahudi olmasına rağmen yahudi şeriatı'nı değiştirerek yeni yasalar ve kurumlar koymuştur. "tanrının hakkı tanrıya sezar'ın hakkı sezar'a'' diyerek o güne kadar duyulmadık bir yenilik ortaya koymuş, tanrının hakkıyla sezar'ın (insan) hakkı'nı eşit düzeye getirmiştir. yahudilikte böylesi bir eşitlik kurmayı bırakın, bunu düşünmek bile “ şirk ”tir. son tahlilde pagan olduğu için yahudiler tarafından tanrısız sayılan imparatorun hakları olduğunu kabul etmek ve bununla da yetinmeyip bu hakkı tanrının hakkı'yla aynı seviye de kabul etmek yahudi tanrısı'na yöneltilmiş en ağır hakarettir. isa'nın öğretisinde yahudi tanrısı ve onun koyduğu şeriat köktenci bir değişime uğramıştır.

şu kesinlikle söylenebilir ki, insan hakları teması, monolitik ve kendine dönük yahudi monoteizmine ilkin isa "mesih" ile girmiştir. ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, insana bireyselleşebilmesi için tanınmış olan bu hak, sadece insanın isa'ya duyacağı iman sayesinde tanrı baba'nın rahmetine ulaşabileceği anlayışıyla tanımlı ve sınırlıydı. bu iman duyulamıyorsa ve birey kendisini isa'nın can'ı (sembolik olarak ekmek) ve kan'ı (sembolik olarak şarap) ile özdeşleştiremiyorsa, gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanlar için kendi canını kurban etmiş olan ve böylelikle de insanları günahlarından arındırmış olan isa'nın bağışlayıcılığından yararlanamayacaktı. dolayısıyladır ki hıristiyanlık'ta insana tanınmış olan hak, günümüzde anlaşıldığı şekliyle, bireyin vicdanına ve bilincine emanet edilmiş sosyal bir hak değildi. tamamen iman sorunuyla bağlantılı bir hak'tı. ancak yahudilikte bireye bu kadarlık bir hak dahi tanınmış değildi. bir hıristiyan yazarın belirttiği gibi “gündelik hayatında yahudi, bu sistemin öngördüğü yasaklarla tıpkı örümcek tarafından sarılıp sarmalanmış bir sinek gibiydi''. isa'nın bireyin lehine olarak değerlendirilebilecek ve insan hakları'na hazırlık sayılabilecek üç asli girişimi vardır.
birincisi: isa, yahudi monoteizminde bulunmayan yeni bir kurumsallaşmayı ortaya çıkarmıştır. apostolat=havarilik kurumu. bu kurum yahudilikteki sanhedrin ile levilik kurumlarının bir üst aşamasıydı. şöyle ki, önceleri, yeni nazerenciler 10 sonra da hıristiyanlar diye bilinen inanmışlar topluluğuna ve başta yahudiler ve aziz paul aracılığıyla da gentile'ye isa'nın öğretisini iletmekle görevli kılınan —isa tarafından— bu on iki kişilik kurumun, paul (gerçek adı saul) hariç bütün üyeleri az eğitimli ya da eğitimsiz, kendi toplumlarında dini konularda söz söyleme yetkileri olmayan şahıslardı. bu anlamda tamamen dini öğreti dışı (lay, secular) çevrelerden toplanmış bireylerdi. kimisi balıkçı, kimisi vergi memuru, kimisi de mesleksizdi. üç büyük ve yetkili yahudi hizbinde (farisi, sadıki, katibi) üye değillerdi (paul hariç). yahudilikte bu örgütlerin yöneticileri tanrıya ve onun peygamberlerine dayandırılarak başa geçiriliyorlardı, oysa havariler, doğrudan doğruya kendisi de bu cemaat örgütlerine üye yapılmamış olan isa tarafından atanmışlardı. isa, açıkça yahveh'e özenmiş ve o'nun yaptığı gibi —yahudilere kutsal bir yurt vaadi— yine yahudilere ölümden sonra hayat vaad etmişti. bir insanın tanrının yetkisini eline alıp insanlara ölümsüzlük vaad edebilmesi yahudi şeriatı'nı temelinden sarsmaya yeterli bir günah ve suçtu. isa, hiç çekinmeden tanrıya ait olan müeyyide gücünü (otoriteyi) onun aslen değil, vekaleten tasarruf etmekle görevli kılınmış olan sanhedrin'in elinden alıp, şeriatı da yok sayarak kendi kullanmıştı. böylesi bir tasarrufu insan olmasına rağmen kendisi için bir hak olarak görmüştü ve havarilerine de kendisine ait olduğunu söylediği bu hakkı vekaleten kullanabilme yetkisini vermişti. böylelikle isa, sadece yahudilere değil, insanlara tanrı katına ulaşabilmede eşit bir katılım hakkı tanımış oluyordu.
ikincisi: isa yepyeni bir kurum olan kilise kurmak fikrini ortaya attı. ilk kilise, isa'nın aklındaki şekliyle, içi “yeni” imanla doldurulmuş “eski” yahudi sinagogu idi. bugünkü kilise ile ne yapı, ne tören, ne de mimari olarak en ufak bir benzerliği yoktu. belki islamiyet'te öngörülen cem olma (cami) kavramına en yakın gelebilecek tasarımdı. isa, kilisesini kendisine iman'ı temsil eden "kaya" (rock-petrus-petra) üzerine inşa etmeyi tasarlamıştı. daha sonra bu tasarım isa'nın kendisine, kaya gibi imanlı olduğunu ilk söyleyen yahudi havarisi simon'a, petrus (peter) kaya lakabını verişi gerekçe gösterilerek aziz peter adına tescil edildi. isa'nın sadece tasarım olarak söz ettiği ve kaya gibi imanlı bireylerin bir arada bulundukları yer diye düşündüğü kilisesi, aziz peter ve onunla kavgalı olan aziz paul'un iki ayrı yönde gösterdikleri gayretlerle sabit, değişmez bir “yer” ve “bina” (bugünkü vatikan) ile özdeşleştirildi. isa'ya göre kilise kendisine iman besleyen ve ölümsüzlüğe ulaşacaklarına inanan kişilerin —en fazla iki üç kişinin— bir araya gelip kendi adını anmalarıydı. kilise, sabit, müstebit ve tantanalı ve hiyerarşik bürokrasiye sahip bir devlet-dairesi değildi. dahası başta fahişeler ve romalı subaylar —centurion'la konuşması iyi bir örnektir— olmak üzere, her sınıftan —ama öncelikle yoksulların— her renkten ve inançtan insanların serbestçe bir araya gelebilecekleri buluşma mahalleriydiler. kilise isa'nın önerdiği şekliyle, yahudi tanrısı yahveh'in bulunmaktan hoşnut olacağı bir mekan değildi. çünkü tanrının çadırı'nın ve muştulanmış yerinin yazılı nizam'ı (tabarnakl) yahudilere göre sadece tanrı tarafından yazılırdı ve seçilirdi. isa ise insan olmasına rağmen, yeni bir tabarnakl icat etmeyi en doğal hakkı olarak görmüştü.
üçüncüsü: isa hiç tereddüt etmeden tanrı tarafından konulduğuna inanılan yasakların hemen hemen tamamını ilga etmişti. yahudiler'e kendisinin yasaları ilgaya değil tamamlamaya geldiğini söyleyen isa'nın başta şebat olmak üzere bütün yahudi yasaklarını İNSAN'ı esas alarak değiştirmesi, yahudi şeriatı'nı yıkmak demekti. şöyle ki: isa, açıkça insanların yasalar için değil, yasaların insanlar için olduklarını ve onların emrinde olduklarını vaaz etmişti. tanrının yaratıcılığını durdurup dinlemeye çekildiği günü temsil eden şebat'a —cumartesi günleri yahudilerin çalışması yasaktır, ellerine ateş değemez, yemek dahi pişiremezler— karşı çıkışı, yahudilere isa'dan yaklaşık 200 yıl önce roma'nın şebat'ı ilgasını hatırlattı ve isa'yı şebat-yıkıcısı ilan ettirdi. isa bu davranışıyla, önce şebat'ı değil, insanı ele aldığını göstermeyi istemişti: isa'ya göre insan şebat için değil, tam tersine, şebat insan içindi. tanrı yasaları karşısında –ki şebat'a uymak tanrı yasaları arasında en üst müeyyidelerden biriydi– insan'a tanınan böylesi bir HAK o günlerin tolerans'a en açık pagan ve gentile toplumlarında dahi yoktu.

özetlersek, isa, yahudi monoteizmi'ne birey olarak insan'ı ve onun her zaman için geçerli sayılabilecek YENİ haklarını sokabilmeye çalışmıştı denilebilir. yanlış anlaşılmayı önlemek için bir kez daha belirtmek gerekiyor ki, söz konusu haklar insanoğlunun sadece tanrı katına ulaşabilmesi nihai hedefi göz önünde tutularak ona sunulmuştu; bireye tanrısızlaşma hakkını vermeyi içermiyordu. dolayısıyladır ki, insan hakları kavramı, esas itibarıyla, hıristiyanlara ait bir kavramdır, yapı olarak yahudi ve islam şeriatları'nda benzer algılanış tarzıyla yeri yoktur.
islamiyet'te inananların allah'ın varlığı ve tanımlarını kabul etmeme ya da red etme hakkı yoktur. oysa hıristiyanlık'ta isa'nın kim olduğu ya da olmadığı, tanrı mı yoksa o'nun oğlumu olduğu, gösterdiği mucizeler ve onunla bağlantılı her söz ve kurum, kendilerini tam inanmış hıristiyanlar olarak tanınan çeşitli çevrelerce eleştirilebilmekte, kısmen kabul edilip kısmen red edilebilmektedir. islam'da allah'ın varlığı ve sözleri konusunda insanın şüphe duyabilmesi mümkün değildir. islam'ı yahudilikten ve hıristiyanlık'tan daha gelişmiş bir "din" kavramına en uygun inanç sistemi yapan da bu özelliğidir. islam da insanoğlunun hafsalasını allah'ın gücünü ve niteliklerini kavrayamayacak ve sorgulayamayacak kadar, tabiatla sınırlı olduğu gerçeği vardır. dolayısıyladır ki, yahudilik bir varoluş tarzı, hıristiyanlık bir dogma, ama islamiyet kelimenin tam anlamıyla bir din'dir. burada sözünü ettiğimiz din olgusu, sosyolojik kavramlar çerçevesinde kavramın felsefi ve etimolojik nitelikleriyle ele alınmış olan şeklidir; hermeneotic anlamı değildir. diğer bir deyişle, latince religio'dan türetilerek kurulmuş olan religion karşılığı değil, ibranicede ve hıristiyanlık'ta doğrudan doğruya d-i-n şeklinde yazılarak kullanılan din'dir.

yahudilikte tolerans isa'nın kendisine bile gösterilmemişti. ama isa'nın öğretisinde insana tolerans tanınmıştır. özellikle de sadece seçilmişlerin değil her insanın, imanı aracılığıyla, tanrının krallığı'nda bir yer edinebileceği mesajı —başkalarının inayeti ile değil, kendilerinin seçimiyle bu mertebeye ulaşabilecekleri varsayımı— toleransın açık kanıtıdır. ne var ki, daha sonra hıristiyanların kaderini yönlendirmeye başlayan kilise, bu hakkı tam anlamıyla bir "din bürokrasisi"ne dönüştürmüş ve özellikle de aziz augustin'in (5. yüzyıldan sonra) kaziyelerine dayandırarak toleransı askıya almıştır. katolikliğin en önde gelen kurucularından sayılan aziz augustin, bir kentte tolerans egemen olursa o kent'te şeytan'ın (iblis) egemen olacağını öne sürecek kadar dini toleransa karşıydı. nitekim bu anlayışla yönlendirilen ve şartlandırılan hıristiyanlar ve özellikle de katolik alemi, çağlar boyunca sayısız katliamlar yapmıştır. kısa bir örnekleme yapalım: 1918–1948 yılları arasında ki 30 yıl içinde hıristiyanların katlettiği diğer hıristiyanların sayısı isa'nın çarmıha gerilişinden sonraki 300 yıl içinde paganların katlettikleri ilk hıristiyanların sayısından yaklaşık 200 kat daha fazladır. bu istatistiklere katolik aleminin peru'da ve meksika'da tanrı adına katlettiği milyonlarca insan dahil değildir.
insan hakları'na ve düşünce ve inanç özgürlüğüne esas olan tolerans fermanını imparator konstantin, hıristiyanlığın kabulünden önce 313 yılında yazdırmıştı ve ilan etmişti. ünlü milan fermanı, hıristiyan dinine tam bir özgürlük tanımıştı. her inanca bağlı müminin dilediği gibi tanrısına tapabileceği öngörülmüştü. bu ferman, adından da anlaşılabileceği üzere tolerans=hoşgörü akdiydi ve günümüzdeki ilk insan hakları kavramının ortaya çıkışındaki düzenlemeydi. hıristiyanlar bu belgeye sığınarak dogmayı devlet dini haline getirdiler ve ondan sonra bu akdi fiilen yürürlükten kaldırdılar. bunun yerine tek kral (imparator), tek dil ve tek tanrı şiarını yerleştirdiler. uymayanlara verilecek olan ceza da tekti: yakılmak.

ortaçağ'da egemen olan nominalist–realist tartışmaları (12-13 yüzyıllar) ile tolerans ve seküler düşünce yeniden hıristiyanlığın gündemine girdi ve giderek onu belirler hale geldi. din savaşları sonrasında imzalanan westfalya antlaşması'na (1648) ilk kez sekülarizm (laiklik o dönemde yoktu ) başlığıyla bir madde konuldu. ulusal kiliselere roma kilisesinden ayrılma hakkı tanındı. bireylere ise hangi hıristiyan inancına bağlanacaklarsa ona serbestçe bağlanabilme hakkı verildi. böylece eskiden olduğu gibi, örneğin katolik bir prensin tebasının da tamamen katolik olması gerektiği şeklinde uygulama ortadan kaldırılmış oldu. avrupa'da ilk kez karşılıklı hoşgörü içinde yaşama ilkesi doğdu. bu gelişmelerin belirli bir sabiteye kavuşabilmesi yaklaşık 200 yıl sürdü. halen de tam anlamıyla yerine oturabilmiş değildir. örneğin yunanistan' da yunan kilisesi'nin bastığı incil'den başkasını okumak ve okutmak hala yasaktır. irlanda'da katolikler protestanları hala kabul edememektedirler ve belçika'da da din, dil tartışmaları altında sürmektedir.

hiç kuşkusuz günümüzde “tek-devlet” olmak isteğiyle “küreselleşme” sürecini yaşayan ab, bir teokrasi (din devleti) değildir, dini esaslara göre yönetilmemektedir. buna rağmen içeriği bizzat kilise ve papalar tarafından tanımlanmış bir çok kavram kaynakları belirtilmeden ama aynen alınarak ab'nin “resmi” metinlerine monte edilmişlerdir. bunlara bir örnek verelim. papa XI. pius, 1931'de yayınladığı bir “encyclical” da (risale) “subsidiarity principle” diye yeni bir doktrin geliştirmişti. bu doktrini türkçe'ye tam anlamıyla çevirebilmek olası değildir, mealen , “küçük birimlerin yetkisi onlara ait olmalıdır, büyük merkez'e bırakılmamalıdır” denilebilir. papa'nın bu doktrini “yerel yönetimler”le ilgili olarak ab bürokratları tarafından aynen alınmış ve laik/seküler olduklarını öne süren, ab'nin en ünlü liderleri jacques delors (katolik), margaret thatcher ve francis maude (anglikan) tarafından 1980'li yıllarda ab'nin oturumlarında binlerce kez dile getirilmiş ve ab nihai senedine sokulmuştu. kısacası; isa mesih'in ve daha sonra da aziz paul‘un yahudi şeriati'nde yaptıkları “insan–eksenli” değişikliklerle ortaya çıkan “hıristiyanlık, bir anlamda sekülarize edilmiş yahudilik'tir.” günümüzdeki avrupa birliği bu kıtanın 2000 yıla varan judeo-hıristiyan geçmişi ve geleneğiyle oluşmuş “kültürel-mirasın” ve mozaiğinin korunduğu christendome ve incil'de sözü edilen “yeni dünya'nın yeni kudüsü'dür.” (rev:21:1-15). (latince dome/domus, aynı zamanda hane/ev demektir.)
bu kültürel mirasın içinde değişik tonları ve renkleriyle hıristiyanlığın ve yahudiliğin tüm kurum, kuruluş ve duyuş, düşünüş, davranış biçimleri olduğu gibi, din-dışı ve dünyevi (seküler) ideolojiler, anlayışlar ve uygulamalarla oluşmuş açık ve gizli bilgiler ve bunlarla bağlantılı esrarengiz yer altı örgütleri de vardır. bu bilgilerden bazıları hıristiyanlığın “kitap-kilise dışı” metinlerinden kaynaklanmış “apocyrphal” yorumlarken, bazıları da doğrudan doğruya “hıristiyanlık-öncesi” pagan praxis'inden ve religio'sundan miras kalmış "inanç sistematik"leridir.
yukarıda sözünü ettiğim “esrarengiz örgütler” den christendome'da ortaya çıkmış olanların en bilinenleri tapınak şövalyeleri, brotherhood of the rosy cross, masonlar ve illuminati'dir. avrupa birliği işte christendome'daki tüm etkili unsurlar (kiliseler, seküler kurumlar, gizli örgütler vs.) dikkate alınarak oluşturulmuş bir topluluktur. bu nedenle ab'nin “yasa-yapıcılar” hiç bir açık ya da gizli birimin itiraz edemeyeceği kodlar, şifreler ve semboller kullanmaktadır. örneğin; 12 yıldızlı ab bayrağı üye sayısı 25 olduğu halde 25 yıldızlı yapılmamış ve nedense 12 yıldızlı olarak tescil edilmiştir. ya da ortak para birimi euro'nun sembolü ne anlama gelmektedir? ya da nato'nun dört köşeli yıldızı neyi temsil etmektedir? bunlar gerçekte söz konusu “kültürel miras'ın” hıristiyanlık öncesi dönem de dikkate alınırsa, 3000 yıllık geçmişiyle bağlantılı kodlar, şifreler ve sembollerdir. gerçek anlamları sadece “ezoterik ve okültik” çevrelerce bilinir. bu çevreler ab'deki en güçlü ve etkili kesimdir. bunların şifreli bir dili vardır. örneğin “türk” adının “kıbrıs” adının ya da “ürdün-israil-filistin” gibi adların, bunların şifreli dilinde bizim aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz “gizli anlamları” vardır. biz “türk” derken kendimizi kast ederiz ama “türk” adı, bu tip gizli, yeraltı örgütlerinin üyelerinin şifreli dilinde bambaşka bir anlamla yüklü bir “kod” olarak kullanılır. bu “kodlardan” biri “gül” dür. bu şifrelerden biri “haç” tır. bu sembollerden biri de “yıldız”dır. bu kodlara şifrelere ve sembollere, ilginçtir ki, christendome ‘da hiç kimse itiraz etmemiş, tersine yürekten destek vermiştir. çünkü bunlar, aslen ‘hıristiyan oluş, konum ve şartlarına' göre "sekülarize" edilmiş kültürel-miras'ın vazgeçilmez değerleri olarak günümüze kadar gelebilmiş unsurlardır. gerçi muhteşem karl'ın franklar'ın (fransız), cermenler'in (alman), lombardlar'ın (italyan) ve saksonlar'ın (ingiliz) dinsel-siyasal birliğini simgeleyen "yeni kudüs"ünün kuruluşunun üzerinden 1000 yıldan fazla zaman geçmiştir ama avrupa birliği projeksiyonu (simulasyonu) hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki 9. Yüzyıldan gelen bu iki ana damardan esinlenilerek hayata geçirilmiştir. eğer avrupa'nın kültürel mirasında yer alan incil'in ilk kez insanlığa tanıttığı “12 kapılı yeni dünya düzeni ve yeni kudüs” kavramları olmasaydı avrupa'da “12 ulus devletinin” katılımıyla “tek” bir yeni avrupa devleti kurma fikri, isteği ve en önemlisi inancı olamazdı.

“a great and wandorous mystery is made known to us this day: god is made man .”
“büyük ve görkemli bir sır bildirildi bize bugün: tanrı insan yapıldı .” antiphony, office of st. mary

2-subrosa/gülün altında

geleneklerin, törelerin, törenlerin, davranış tarzlarının ve/veya tanrılı/tanrısız inanç sistematiklerinde yer alan ibadet ve tapınış biçimlerinin ilk kez nerede, nasıl, kim yada kimler tarafından ne zaman başlatıldıkları bilinmiyor. buna rağmen insanlığın binlerce yıllık uygarlaşma serüveninde “kültürel mirasın” bu ortak ögeleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de yaşamlarımızı belirli ölçülerde etkilemektedirler. örneğin, bir “nazar” veya “kem göz” (evil eye) inancı, dünyanın hemen her köşesinde en az 5.000 yıldır biliniyor ve günümüzde de varlığını hissettirebiliyor. benzer şekilde “kod ve/veya kod adı” kullanma geleneğinin ilk kez nerede, nasıl, kim yada kimler tarafından insanlığın ortak praxis'ine sokulduğu da tam olarak çözümlenebilmiş değildir. eski mısır'da, çin'de, hindistan'da, sümer ve babil'de kodlar ve kod adlarının kullanılmakta oldukları bilinmektedir. bu kadim uygarlıklarda kod (code) esas itibarıyla insanların uymaları gereken yasalar veya yönetmelikler (nizamnameler) anlamına geliyordu. bu yasaların veya yönetmeliklerin kaynağı, koyucusu veya yapıcısı tanrılar olabildiği gibi –örneğin tanrı marduk'un yasaları- insanlar, krallar, liderler, yöneticiler de olabiliyordu –kral hammurabi'nin yasaları, jüstinyen'in “codex” i gibi. çağımızda batı uygarlığının temelini oluşturan tek –tanrıcılıkta kod uygulaması ilk kez yahudilik'te ortaya çıkmıştır. yahudi tanrısı, tevrat'ta adının söylenmesini, hatta yazılmasını yasaklamıştır. bu nedenle tevrat'ta yahudi tanrısı bir tetragramaton ile anılmaktadır. ibrani alfabesindeki dört harfin –JHVH- bir araya getirilmesi ile oluşan bu kodlama ile yahudiler o günlere kadar gelen geleneği iki yönde yıkmışlardı. şöyle ki o çağa kadar tanrılar bizzat “code/kod” koyuyorlardı, oysa yahudiler tanrı'nın kendisini kodlamışlardı. bu bir. ikincisi, yine o çağa kadar kralların, firavunların vd. code yapmak yetkisi varken, kral yada firavun olmayan musa, kendisine tanrı tarafından bir kod verildiğini öne sürmüş ve israiloğulları'nın buna kayıtsız şartsız uyması gerektiğini öne sürmüştü. musa'nın kodu ON EMİR'di. günümüzde de yürürlükte olan bu code (şeriat/yasa) ilk kez bir sivil tarafından topluma bildirilmişti. bir kralın buyruğu olarak değil, adı bilinemeyen, yüzü görülemeyen, tasviri (putu) yapılamayan bir tanrı'nın emirleri olarak... bu nedenle musa, yahudilik'te “devlet kurucusu” ve “ulus yapıcısı” olarak anılır, peygamber olmaktan öteye.
kodlama, bir anlamda adlandırmadır. buna göre yapılmış ilk uygulama da yine tevrat'ta vardır. tanrı “abram” (ibram)'ın adını “abraham” (ibrahim) olarak, karısının adını da “sarai” den “sarah” a çevirerek yapmıştır (gene:17-1, 1-15). abram, abraham olunca bu kodlama ile birlikte ulusların babası, sarai de sarah olunca ulusların anası sayılmıştır. (not: abram, saygın, tekil baba demektir). öte yandan kodların ve kod adlarının en yaygın kullanıldıkları alan casusluk ve istihbaratçılıktır. tarihin en eski iki mesleğinden biri sayılan casusluk –diğeri fahişelik– faaliyetleri de ilk kez tevrat'ta yazılmıştır. ilginçtir ki, ibranice'de torah denilen musa'nın beş kitabı'nda yer alan sayılar (numbers) adlı kitapta musa ve ondan sonra yahudilerin önderi olan joshua, birer üstad casus (spymasters) olarak nitelendirilmişlerdir.
tevrat'ın ilk kitabında (genesis) casusluk faaliyeti ilk kez 42:9 sayılı bölümdedir. bu bölümde yusuf (joseph) mısır'a gelen öz kardeşlerine ‘sizler casussunuz' der. ilk casusluk misyonu ise sayılar kitabı'nın 13. bölümündedir. burada tanrı, musa'dan kenan ili'ne casuslar göndermesini ister. musa da 12 yahudi kavminden 12 adam seçer ve gönderir. yine sayılar kitabı'nda (21:1-3) bu kez de yahudi olmayanların yürüttükleri istihbarat ve casusluk faaliyetleri anlatılır. joshua'ya adanan kitapta da (1:2) yahudilerin önderi ürdün'e iki casus yollar. bu casuslara ise gittikleri kentte (jericho) fahişelik yapan rahab adlı kadın yardım eder. rahab, bu kente saldırmayı planlayan yahudilere gizlice yardımcı olduğunu kanıtlamak için evinin penceresine kızıl bir kurdela asar. yahudiler kente saldırırlar her yeri yakıp yıkarlar ama kızıl kurdelalı rahab'ın evine dokunmazlar. bu kodlama tarzı daha sonra çok kopya edilmiştir. örneğin, amerikan iç savaşı sırasında “unionistlere” gizli bilgiler aktaran bir yer altı örgütü kendisini ‘kızıl kurdelalar' olarak kodlamıştı. tevrat'taki casusluk faaliyetleri cia için de ilgi çekici olmuştu. cia bu konuda bir analiz hazırlatmış ve u.s.intelligence community'e sunmuştu. tevrat'taki diğer bir casusluk faaliyeti de yargıçlar kitabı'nda yer alır (jud:16). burada ünlü samson ve delilah öyküsü anlatılır ve fahişe delilah'ın samson'u nasıl aldattığı ve 1.100 gümüş sikke için onu ölüme gönderttiği gösterilir. kutsal kitabın hıristiyanlar için olan yeni ahid bölümünde de casusluk faaliyetleri anlatılmıştır. bunlardan ilki romalılar hesabına casusluk yapan isa'nın 12. havarisi judas iscariot'tur. diğeri ise aziz paul tarafında gerçek kimlikleri açıklanan ve lanetlenen ‘sahte din kardeşleri'dir (gal.2:4).


çağımızda kodlar ve kod adları en çok uluslararası gizli yazışmalarda ve istihbarat faaliyetlerinde kullanılmaktadır. bu alanda kodlar “cryptography” olarak bilinen bir alanın konusudur. tevrat'ta olduğu gibi dört harften kurulu kodlar veya dört sayıdan kurulu kodlar bu alanda kullanılan gizli adlandırma ve anlamlandırma yöntemleridir. örneğin, gemi sözcüğü "atmn" harfleriyle gösterilir. bu sayıyla yazılırsa 9827'dir. benzer şekilde bir sayısının (1) kodu "rcbu" ve sayısı 4780'dir. iki sayısı (2) "psct" ve sayısal değeri de 9367'dir. yukarıda bir sayısının kodunda yer alan “rc” ye bir mim koyun daha sonra bunun açılımını ne denli önemli olduğunu göreceğiz. (not: kod çoğunlukla şifre ile karıştırılır. aralarındaki farka ikinci bölümde değineceğim.)


şimdi kodlar, tarihin derinliklerinde olduğu gibi günümüzde de kullanılmaktadır. ikinci dünya savaşı sırasında hem naziler hem de müttefikler sayısız kod kullanmışlardı. örneğin, Hitler'in kullandığı kodlardan biri ‘istakoz' du; müttefiklerin normandi çıkarması için kullandıkları kod ise ‘koruma' idi. ilginçtir ki, hitler'in bizzat seçerek kullandığı kodların tamamına yakını okült (gizli ilimler) terminolojisinden alınmaydı.

kısacası kodlar, belirli kişi ve/veya kurumlarca sır olarak kalması istenmiş olan bilgileri gizlice, o kişi veya örgütlerle, onların şifreli diliyle ve terminolojisiyle bağlantılı olmayan kişi ve kurumlarca anlaşılamayacak şekilde ileten sözlü, görüntülü veya yazılı “im” lerdir. casusluk mesleğinde yer alanlar kendilerine iletilen kodları çözebilmek için ‘kod defterleri' kullanırlar. bu defterlerde binlerce kod vardır ve bunları çözümleyebilmek ancak çok özel eğitimlerle sağlanabilir. casus ve ajanlara –bunlar aynı değil birbirlerinden farklı alanlardır– iletilen kodların aksiyon değerleri ve etki alanları da farklılık gösterir. her profesyonel casusun veya ajanın tüm kodları çözümleyebilmesi olası değildir. örneğin, ikinci dünya savaşının en önemli alman casuslarında kontes pletenburg ve kendisinden 20 yaş genç olan eşi dr.erich vermehren 1944'te istanbul'da sürdürdükleri gizli faaliyetlerinde ünlü enigma"nın kodlarını ellerinde tutmalarına rağmen çözememişlerdi. kontes ve eşi ingiliz mi6 ajanları tarafından istanbul'dan kaçırılarak kahire'ye götürüldüler ve enigma'nın kodları burada ingilizlere teslim edildi. enigma'nın kodlarının çözümlenmesi hitler'in ve nazi imparatorluğunun sonunu hazırladı. ingilizler bu kodları çözebilmek için ünlü matematikçileri, tarihçileri, uzman yazarları ve istihbaratçıları aylarca gizli bir çiftlikte çalıştırarak sonuca gidebildiler.


kodlar günümüzde iç ve dış istihbarat, ordu, polis vd. güvenlik alanlarında kullanıldıkları gibi çeşitli amaçlarla kurulmuş yer altı örgütlerinde veya kendilerini ‘insanlığın hayrına' çalışıyormuş gibi gösteren karanlık ‘çıkar örgütleri' tarafından da kullanılmaktadırlar. bunlara en uygun örnek masonlardır. masonlar kendilerini insanlığın hayrına çalışan bir ‘açık toplum/sivil toplum örgütü' gibi lanse etmektedirler. kendi deyişleriyle masonluk açık ve demokratik bir sivil toplum kuruluşudur "ama" sadece kendilerine ait bazı sırları vardır! diğer bir anlatımla masonluk yasal kuruluşu itibarıyle açık örgütlenme ve amaçları itibarıyle gizli bir uluslararası örgüttür. masonlar da kodlar, işaretler, semboller ve şifreler kullanırlar. bunlara yeri geldikçe değineceğim.


christendome'da çeşitli adlar birer kod olarak kullanılmaktadır. monoteizm geleneğine en çok sembol, şifre ve kod sokmuş olan inanç sistematiği hıristiyanlıktır. bu nedenle hıristiyanlık gerçekte bir “din” den çok bir “cult/kült” te bulunması gereken özellikleri yansıtmaktadır. hıristiyanlıkta örneğin, incir, balık, yılan, güvercin ve kuzu vd. adlar birer kod olarak kullanılmaktadır. bunlardan güvercin ‘kutsal ruhun', kuzu ise ‘isa mesih'in kodudur.

kutsal kitap'ta ilginçtir ki, yaklaşık 100 kadar bitkiden ve iki düzine kadar da çiçekten söz edilmektedir. ancak bu 100 bitki ve çiçek için sadece 14 ibranice kök sözcük kullanılmıştır. kutsal kitap'ta, koku ve şifa veren bitkiler, çiçekler, tahıllar, meyvalar ve sebzeler belirli önemde yer tutarlar. tanrı'ya sunulabilecek güzel kokulu bitkiler olduğu gibi yenilmesi yada törenlerde kullanılması yasaklanmış ağaçlar, bitkiler, sebzeler ve kökler de vardır. bu anlamında kutsal kitap'ta ‘autocton' bir habitat vardır. ve bazı dinsel yasaklar özellikle de yahudilik'te, bu habitat dikkate alınarak konulmuştur. yahudilikte ve hıristiyanlıkta dinsel törenlerde ve kutsamalarda belirli bitkilerin ve bunlardan elde edilen yağların başa ve ayaklara sürülmesi geleneği vardır. örneğin, isa'nın ayakları, hıristiyanlıktaki üç kutsal meryem'den biri olan martha ve lazarus'un kız kardeşi miriam tarafından yağ sürülerek kutsanmıştı. (lk:10:38:jn:2, 20, 32, 12:3). (not: lazarus, isa tarafından ölüyken diriltilmişti.)

kutsal kitap'ta adından tam olarak söz edilmediği halde ilginçtir ki daha sonra hıristiyanlık'ta en önemli kod haline gelen çiçek, gül'dür. kutsal kitab'ın yahudiler için olan eski ahid bölümünde, günümüz ingilizcesine “gül” (rose) olarak çevrilmiş olan bu çiçekten sadece iki yerde söz edilmiştir. tevrat'taki adı “chabazzelet” olan bu çiçeğin gerçekte “gül” olup olmadığı bilinmemekte ve/fakat o olduğu varsayılmaktadır. muhtemelen “crocus” türü bir çiçektir bu ama daha sonra hıristiyan yorumcular tarafından yer aldığı bölüm dikkate alınarak bir “cult” sembolü haline getirilmiştir. gül'den eski ahid'teki isaiah kitabı'nın 35. bab'ında konu edilmiştir. bu bölüm israil'e yakında bir “kurtarıcının/redeemer”ın geleceğinin muştulanışını anlatmaktadır. metin şöyledir: “kıraç topraklar coşacak ve yeşerecek, tıpkı "crocus" (chabazzelet) goncası gibi açacak.” bu metinde açılan gül'ün! karmel dağı'nın ve sharon'un görkemini yansıtacağından da söz edilmektedir. eski ahid'in başka bir kitabında da “sharon'un gülü” diye bir ‘şarkı' vardır. metin şöyledir: “ben sharon'un bir gülüyüm, vadinin sümbülüyüm (veya zambağı). (ss 2:1). bu metinde yer alan “sharon'un gülü” yahudiler için “beklenen kurtarıcı”yı simgelerken, aynı kodu kullanan hıristiyan yorumcular bunu başka bir kişiye mal etmişlerdir. yahudilik'te olmayan bu yeni kod, hıristiyanların sadece katolik mezhebinde vardır ve “bakire meryem” e verilmiş olan adlardan/sıfatlardan biridir. hıristiyanlık böylelikle kendi dinsel meşruiyetinin yahudilik'te bulunduğunu göstermek istemiştir. teknik metinlerde “judeo-christian” denilmesinin nedenlerinden biri işte bu türden yapılan göndermelerdir. hıristiyanlar tanrı'nın yahudi'lerle başlattığı ama sonra onlar tarafından “muharref” (yozlaştırma) yapıldığını ileri sürdükleri “eski ahit” peygamberlerinin vahiylerine bağlılık duyduklarını göstermek istiyorlardı. isaiah, yahudilik'te “nebi” derecesindeki 4 “büyük peygamber”den biridir. kısacası, yahudiler ve isaiah'a göre tanrı tarafından gönderilecek “beklenen mesih/kurtarıcı”yı simgeleyen “sharon'un gülü”, hıristiyanlar için "artık gelmiş olan mesih getiricisinin" (annesi meryem) kod adı olmuştur! (not: sharon kasabası, yafa'nın kuzeyinde; ovalık bir sahildedir.) bu nedenle “bakire meryem”in kod adlarından biri, “sharon'un gülü” dür. daha sonraki yüzyıllarda efsanelere konu olan isa'nın kanının saklandığı “kutsal kase” (holy grail) nin üstünde de meryem'in kod'u olan bu kırmızı gül'ün bulunduğu bilinmektedir. hıristiyan “geleneği”nde bakire meryem'in atası yahudilerin en ünlü ve güçlü devlet adamı ve kralı david'e (davut peygamber) hatta ondan da öteye david'in babası jesse'ye dayandırılmıştır. bu soy ağacı ortaçağda çok tartışılmıştı. şöyle ki, incil'de isa'nın soyu babası(!) tarafından david'e dayandırılmıştı (matta ve luka incil'lerinde=resmi görüş). ancak şam'lı aziz johan (st. john of damascus,676-749) bu resmi görüşe karşı çıktı ve isa'nın babası olarak kabul edilen yusuf'un gerçekte onun babası değil hamisi olduğunu öne sürerek soy ağacının meryem üzerinden yapılmasını önerdi ve bu görüş yaygın kabul gördü. özellikle ortodoks kiliseleri bu görüşü benimsediler. nedir ki aziz johan'ın bu önerisi ilerleyen yüzyıllarda kilise tarafında daha değişik bir şekilde ele alındı. meryem'in yüceltilmesi dönemi 9.yy.dan sonra hız kazandı. ortodokslar o'na "tanrı'nın anası" anlamına gelen “theotokos” sıfatını yakıştırdılar. bu durumda meryem eş zamanlı olarak baba tanrı'nın "eşi" oluyordu. katolik kilise'si ise meryem'i “hikmet=sofia” ile özdeşleştirdi. böylelikle meryem teslis'deki ‘ikinci kişi' yapıldı. bunun için hazırlanan bir dua (in omnibus requiem) kutsal kitap'taki (ecclesiasticus 24) bir deyişe dayandırılmıştı ve burada meryem kendisini jericho'daki bir “gül” olduğunu beyan ediyordu. bu dua meryem'in "immaculate conception" (lekesiz doğum) günü kutlamalarında okunur. aynı dini törende katolik kilisesi'nde başka bir dua daha okunur (can.2:11 ve 10) ki, bu da yahudi kitaplarından ‘canticles'dan alınmıştır. kilise burada bir anakronizm yaparak meryem'i doğumundan yaklaşık 600 yıl önce yazılmış olan bu yahudi metininde yer alan “sharon'un gülü” ile özdeşleştirmiştir. sözün burasında yeri gelmişken bir hususu belirtmek gerekiyor. hıristiyan olmayanlar kadar hıristiyan olan inanmış kişiler arasında da meryem'in “bakireliği” ile “lekesiz doğum” dogması birbirlerine karıştırılmaktadır. meryem'in “bakire” oluşu ile “lekesiz doğum” diye bilinen “immaculate conception” iki ayrı olgudur. meryem, isa'yı tanrı'nın meleği'nin bildirmesi üzerine, bir erkekle cinsel ilişkiye girmeksizin ruhen ve bedenen bakire olarak dünyaya getirmiştir. ama "lekesiz doğum" isa'nın değil, meryem'in dünyaya gelişiyle ilgilidir ve tanrı'nın evladını, oğlu'nu dünyaya getiren kadının kendisinin de “ilk günah” (adem ve havva olayı) dan arınmış olduğunu gösterir. diğer bir deyişle, isa ilk günah (ilk cinsel birleşme) olmaksızın dünyaya geldiği için, meryem de annesi olduğu kabul edilen hannah tarafından ‘ilk günahsız' olarak dünyaya getirilmiştir. bu yorum katolik kilise'si tarafından ancak 1870'te resmen kabul edilmiş ve dogma yapılmıştır. daha önceki yüzyıllarda yaşamış olan hıristiyanlar böyle bir dogma'yı hiç duymamışlardı. ikinci vatikan konsil'i (1964) nihai senedinde bu konuda bağlayıcı bir karar koyamamıştır.

toparlarsak: hıristiyanlıkta kullanılan gül kod adı, bakire meryem'i, o da teslis'teki ikinci kişi sayılan kutsal ruh'u göstermektedir. hıristiyan mysticism'inde bu “sofia” dır. dolayısıyla meryem, hikmet'in temsilcisidir. bunun hıristiyan ezoterizm'indeki adı ise "sharon'un gül'ü" dür. hıristiyan sanatında meryem'in isa üzerindeki hakkı sayısız resim, ikona ve kilise fresklerinde gösterilmiştir. bunlardan en ilginci roma'daki trastevere meryem ana kilisesi'ni süsleyen fresktir (12.yy). burada meryem, oğlunun yanında onun hem kraliçesi hem de eşi (bride) olarak tasvir edilmiştir. meryem'in "lekesiz doğumunu" tasvir eden en ilginç örnek ise, 1511'de yapılan ve annesi hannah'ın kucağındaki meryem'in gökyüzünden gelen kutsal bir ışık'tan doğduğunu gösteren eserdir.

hıristiyan mysticism'inde meryem'e yukarda belirtilen kutsal metinlerden yola çıkılarak yakıştırılmış başka tanımlar da vardır. bunlardan biri de “zambak”(lily)tır. katolik kilisesi bu benzetmeyi hıristiyanlık öncesi rafizi (gnostik) akımlarda yeralan bu motifin yaptığı çağrışımları ortadan kaldırmak amacıyla koymuştur. hıristiyanlık öncesinde -ve sonrasında da– “zambak” gerçekte, adem peygamberin havva'dan önceki, göze görünmeyen “eşini” (veya eşlerini) temsil ediyordu. bunlara “lilith” deniliyordu ve sembolleri de zambaktı. bunlar geleneğe göre kötü kadınlardı. ama meryem yeryüzünde tanrı'nın görmek istediği ideal kadın'dı. bu nedenle kutsanmıştı. meryem havva'dan da üstündür. çünkü havva'nın yaptığı hatayı düzeltmiş ve tüm kadınlığı, dolayısıyla da isa'yı dünyaya getirerek tüm insanlığın kurtuluşunu başlatmıştır. meryem kültü katolik kilisesi'nde özellikle 16-17.yy.da çok ağırlık kazandı. öyle ki katolik ilahiyat fakültelerinde sadece isa'yı inceleyen ‘christology' gibi bir de ‘mariology' kuruldu. meryem'e atfedilen benzetmelerden biri de onun ‘fildişi kule' (ivory tower) olmasıdır. bu benzetme kilise tarafından kabul edilmiştir ama kökeni ve ortaya çıkışı itibarıyle okültik bir tanımdır. günümüzde spekülatif masonlar bu tanımı meryem'e atıf yapmadan fakat ilk kez o'nunla özdeşleştirilmiş olan ‘sofia'yı belirtmek amacıyla kullanırlar. masonluğun bu dalında "sofia" aynı zamanda masonluğun mutlaka gizli kalması gereken sırlarının da kodudur.


masonlar 19. yy.ın başlarında dişil prensip "sofia"yı yüceltmek için özel localar kurmuşlardı ve 1750'lerden itibaren sadece erkeklerden kururlu olan bu localar kadın haklarını savunmaları için kadın aktivistler yetiştirmeye başladılar. ilk kez 1780'lerde fransa'da ilk feminist localar işte bu "sofia kodlu mason localarındaki erkekler tarafından başlatılmıştı. geçerken belirteyim, meryem'e verilmiş olan adlardan bir diğeri de "mühürlü çeşme/pınar"(sealed fountain)dır. bu da yine çeşitli gnostik gruplarca kullanıla gelmiş bir koddur.


hırıstiyanlıkta olduğu kadar diğer dinlerde ve inançlarda da “gül” her zaman önemli bir yer tutmuştur. gül bir kod olarak yada amblem olarak okültizm'de, hermetizm'de, ayşimizm'de kendine bir yer bulmuştur. gül, mitolojide de kendisine anlamlar yüklenmiş bir çiçektir. yunan mitolojisinde eros, tanrılara gül sunar ve bunu başlarının üstüne koyar. bunun sembolizmine göre başına gül konulmuş olan kişinin yada tanrının sırlarını saklaması gerektiğidir. bu nedenle günümüzde özellikle gizli kalması gereken sırların konuşulması yasaktır ve buna hem diplomatik dilde hem de ezoterik örgütlerde “subrosa” (latince: gül altı yada gülün altında)denilir. böylelikle kişi yada kuruluşlara ait özel bilgilerin saklanması sağlanmış olur. gülün altına alınmış olan özel bilgiler veya sırlar açıklanırsa, gül soldurulur(kişi ölür). özellikle anadolu'da yapılan bacchus festivallerinde devlet sırlarını bilin yöneticiler içki içerken başlarına gül taçları yerleştirirlerdi. gül'ün altında olunca, içki sarhoşluğuyla başlayan dil çözülmesinin duracağına ve sırların açıklanmayacağına inanılırdı. bu nedenle beş çeperli kırmızı gül daima sır-koruyucusu olarak bilinmiş ve subrosa geleneğinin sembolü olmuştur. ortaçağda avrupa'da gül bahçeleri yapmak moda haline gelmişti. bu bahçeler katolik kilisesi tarafından takdis edilirdi. romalılar da her yıl bir pazar gününü gül'e adamışlardı ve “rose sunday” -gül pazarı- denilen bu özel günde tüm güller pagan geleneklerine göre kutsanırdı. roma kilisesi (bu günkü vatikan) ise paganların geleneksel gül pazarı günü'nü “altın gül günü” olarak hıristiyanlaştırmıştı. büyü ve sihir ile çok uğraştığı için adı papalar listesi'nde lanetle anılan 23.john (1410-15) bu altın gül törenlerine resmiyet kazandıran ilk papadır. mitolojide gül afrodit'in (latincesi:venüs) sevgilisi adonis'in kod adıydı. mitolojiye göre ilk kırmızı güller onun kanayan yarasından akan kandan doğmuştu. daha sonra bu “myth” (efsane), isa'nın çarmıha gerilişi sırasında böğründeki yaradan akan kan damlacıklarından oluşan güller inancına dönüştü ve christendome'da kurulmuş en ustaca kurgulanmış yeraltı okült örgütünün kod adı oldu. antik roma'da “rosalia” diye bilinen ve ölüler için düzenlene bir gül festivali vardı. bu festival geleneksel olarak her yılın 11 mayıs ve 15 temmuz tarihleri arasındaki bir günde başlardı. bu pagan festivali de zamanla hıristiyanlaştırılmıştır ve günümüzde katolik kilisesi tarafından “pentacost sunday” (domenica rosata) olarak hala kutlanır. hıristiyan tesbihine gül sözcüğünde türetilerek “rosary” denilir. christendome'da tesbih duaları özellikle 15.yy.dan sonra yaygınlaşmıştır. ilk tesbih kullanımı ise hindistan'da vişnu ve shiva tanrıları için kullanılmıştı. bu gelenek önce budizm'e, oradan da islamiyet'e geçmişti. christendome'da kullanılmaya başlayışı haçlı seferleri'nden sonra islam'ı öğrenen tapınak şövalyeleri'nin aracılığıyla olmuştur. ilk kez 1495'te papa VI.alexander, rosary kullanımının hıristiyanlık dinince caiz olduğunu açıkladı. yahudiler de musa'nın tur dağı'na çıkarak tanrıdan 10 emir'i aldığı günün anısı olarak pentacost töreni düzenlerler. hamursuz bayramı'ndan yedi hafta sonra kutlanan bu bayram mayıs ayının 6. ve 7. günlerine rastlar. yahudiler bu özel günü “gül bayramı” olarak adlandırmışlardı. ibraniler turfanda bayramı yada eski deyimle “id- ül- hamsin” (elli gün bayramı) da derlerdi. filistin'de yaşayan yahudiler ise gül bayramını iki gün süre ile şükran bayramı olarak anarlar.

kırmızı gül, dünyanın hemen her yerinde aşkın sembolü olarak bilinirken beyaz gül ilginçtir ki ölümün simgesi olmuştur. ortaçağ fransa'sında sadece bakirelerin kırmızı gül taşıma hakları vardı. alşimizm'de kırmızı ve beyaz güller bir dualite oluştururlar. kırmızı gül sülfürü ve beyaz gül de cıvayı temsil eder. yedi çeperi olan bir gül ise alşimist için yedi metali simgeler.


gül, mason sembolizmde çok önemli bir yer oynar. ölen her mason'un mezarına üç beyaz gül bırakılır yada dikilir. incil'deki dördüncü gospel'in yazarı ve en esrarengiz evanjelist (incil yazıcısı ve havari) olarak tanınan aziz john adına konulmuş masonik “st.john's roses” ışığı, sevgiyi ve yaşamı sembolize ederler. masonlar için gizli ibadet günlerinden biri olan 24 haziran'da localar üç değişik renkten (beyaz, sarı, kırmızı) oluşan bu aziz john gülleri'ni yerleştirirler. masonlukta kırmızı gül yaprağı “evet” olarak değerlendirilirken beyaz gül yaprağı sembolik olarak “hayır” yerine kullanılmaktadır. bazı mason locaları, özellikle de 18.yy.da “üç gül” veya sarı/kırmızı gül adlarını almışlardı. bunların arasında en ünlüsü hamburg'taki "üç gül locası"ydı. bu locaya alman edebiyatının en ünlü yazarlarından lessing de üyeydi.


armalarda da gül motiflerini çok sıkça rastlanır. avrupalı soyluların en gözde amblemi gül olmuştur. bu armalardaki güller ve renkleri siyasal tercihleri de yansıtıyordu. buna göre kırmızı güllü armalar meryem'e ve onun temsil ettiği kilise'ye (ortodoks ve katolik) bağlılığı gösterirken, beyaz güllü armaların sahipleri ilk tercihlerinin protestanlık ve krallık (devlet) olduğunu ve bunların uğruna öleceklerine yemin ettiklerini göstermekteydi. kırmızı gül katolik aleminde aynı zamanda kan dökücülük sanatı olan militarizmin de sembolüydü. bu gelenek antik roma'dan kalmaydı ve romalı'lar savaş tanrısı mars'ın gülden doğduğuna inanırlardı. gül sembolizmine dayalı soyluluk sembolleri en çok ingiltere'de kullanılmıştı. burada taht için savaşan york hanedanı'nın soyluluk sembolü beyaz gül iken rakibi lancester hanedanı'nın soyluluk sembolü kırmızı gül'dü. bu nedenle ingiltere'deki hanedanlar arası savaşlara “gül savaşları”(1455- 89) denilmişti. sonuçta tudor hanedanı kazandı ve ingiltere'de tudor gül'ü diye bilinen york-lancester güllerinin karışımından oluşan bir sembol yaratılmış oldu. almanya'da ise lippe prensleri ile altenburg baronları daima gül sembolizmiyle yapılmış soyluluk armaları taşırlardı. avrupa'da southhampton ve almanya'da lippstadt'ın kent simgesi güldür.

gül'ün kısaca islami gelenekteki yerine de değinelim. bektaşilikte “gül destesi” deyimi hz. ali'nin ölmeden önce yapılmasını istediği son taleptir. ayrıca halvetiye tarikatının kollarından biri de gülşeniye'dir. ibrahim gülşeni (ö.1422) tarafından kurulmuştur. yeniçeriler ise çeşitli dualardan oluşan dua destelerini “gülbank” derlerdi. bektaşiler de cenaze için, zifaf için, sefer için ayrı gülbank'lar vardı.


buraya kadar anlatılanlar “gül” kodunun araştıran her kişi tarafından bilinebilecek “exoterik” (dışsal) nitelikleri ile ilgili bilgilerdir. oysa gül kodunun bir de yalnızca elitler tarafından bilinen ve çok karmaşık “sırlar” içeren ezoterik anlamları vardır. şimdi bu sırlardan, yazılabilecek olanlarını ve bu sırlarla kurulmuş “gizli ve gizemli” bir yeraltı örgütünü tanıyalım.


“vitam cum morte mutavit”
“ölümle hayatı takas etti.”
paracelsus, mezartaşı, 1541

26.kehanet /gül ve haç kardeşliği


16. yüzyıl batı avrupa'da yeni tarihsel, toplumsal, siyasal ve iktisadi oluşumların ortaya çıktığı dönemdir. özellikle de katolik kilisesi'ne karşı kararlı hatta radikal sayılabilecek eleştiriler ve başkaldırılar bu yüzyılda ağırlıklarını duyurmuşlardır. yüzyıllarca avrupa'yı kasıp kavuran, kendi görüşlerini, bırakın eleştirmeyi, akıllarından geçirdiklerinden şüphelendiklerini bile canlı canlı yaktıran katolik kilisesi ilk kez bu yüzyılda örgütlü kitle direnişleriyle karşılaşmıştır. nitekim luther'in öncülüğünde kanları canları pahasına direnenler sonuçta “protestanlar” olarak katolik kilisesi'nden ve onun egemenlik ve baskısından bağımsızlaştılar ve kendi dinsel örgütlenmelerini gerçekleştirdiler. tek kelimeyle, “korkunç” kıyım, vahşet ve işkence uygulayan katolik kilisesi, tabiidir ki, tek “bilim” (daha doğrusu, ilim) tanıyordu, o da, kendinden başka herkese, istisnasız herkese yasak olan “teoloji”ydi. kim ki, kilise'nin kendinden menkul “ilmi” (!) buyruklarına şu ya da bu şekilde ters düşen bir işle uğraşır, ya da fikir beyan eder, soluğu celladın önünde alırdı. şimdi masal gibi geliyor değil mi? bütün bu baskı ve zulme rağmen, yine de kilise'nin mutlak denetimi dışında, ondan bağımsızca ve tabiidir ki, müthiş bir gizlilikle varlığını sürdüren bir “ilim” daha vardı. kilise'nin hiç çözemediği, dolayısıyla da anlayamadığı bir “terminoloji”yle konuşup, yazışıp, anlaşan, kendine göre “buluş”lar yapan bir ilim: simya.

16. yüzyıl, “ilm-i-simya”nın, batı avrupa'da yetişen belki de son ve en önemli temsilcisini tanıttı dünyaya: PARACELSUS. erasmus, agricola ve martin luther'in çağdaşı olan paracelsus, christendome tarihinin en esrarengiz yeraltı örgütü olan “gül ve haç kardeşliği” (brotherhood of the rosy-cross)nin de “tarihsel önderi oldu.


ilginçtir, başta adı olmak üzere, milliyeti dahil hayatının hemen her safhası hakkında sayısız tartışma yapılan paracelsus'un, nerede, ne zaman doğduğu ve öldüğü hiç tartışmasız bilinmekte ve kabullenilmektedir. buna göre paracelsus, 1493 yılında isviçre'nin zurich kenti yakınlarındaki maria-einsiedeln köyünün “şeytan kköprüsü” denen mevkiinde 17 aralık tarihinde dünyaya gelmiştir. babası, william bombast, kökeni itibarıyle, stuttgart/würtemberg'e bağlı plinningen köyü civarındaki hohenheim şatosunun sahibi olan soylu bir alman ailesindendir. william bombast, maria-einsiedeln köyünde hekim olarak tanınmış ve 1492'de o çevredeki hastahanenin kadın görevlisi (matron) els ochsner ile evlenmiştir. çiftin tek çocuğu olmuştur.
baba tarafında alman olmasının yanı sıra, o yıllarda doğduğu einsiedeln köyü de alman imparatorluğu'nun sınırları dahilindeydi. bu nedenledir ki, paracelsus, gerek sağlığında gerekse ölümünden sonra hem alman, hem isviçreli, hem de suabiye'li (Swabi) sayılmıştır. nedir ki, günümüzde alman ve suabiye'li olduğu tezleri zayıflamıştır ve uluslararası kaynaklarda isviçre'li olarak tescil edilmektedir. kanımızca da, isviçre'li olarak kabulü uygundur, çünkü hayatı ve eserleri incelendiğinde kendini almanlar'dan çok isviçreliler'e yakın hissettiği belli olmaktadır. isviçreliler'in alman imparatorluğu'na karşı giriştikleri bağımsızlık mücadelesini kesin destekleyişi ve onların saflarında yer alışı bu kabulün açık belgesidir.

adı üzerinde de tartışmalar var dedik. buna da kısaca değinelim. elimizdeki kaynakların hemen hiçbirinde paracelsus'un tam adının ne olduğu anlaşılamamaktadır. hayatı ve görüşleri üzerine yayınlanmış kaynaklardan seçtiğimiz şu beş kitapta da adı değişik yazılmıştır. philippus aureolus theophrastus; theophrastus von hohenheim veya theophrastus bombastus von hohenheim; theophrastus paracelsus; theophrastus baumbast von hohenheim; theophrastus bombastus von hohenheim 15. buraya aktarmadığımız diğer birçok kaynakta da adının yazılışının (ortografi) daha değişik ya da yukarkilerden biriyle uyumlu olduğunu da ekleyelim. bu karışıklık, kanımızca, paracelsus'un yukarıda belirttiğimiz üzere hangi ulustan olduğunun tartışmalı olmasından doğmuştur. buna karşılık, sıralamada ortaya çıkan tartışmalar bu adların nasıl bir seçimle ve kimin tarafından konuldukları sorusuna dayanınca kesilmektedir. yazarların büyük kısmı ona theophrastus adını babasının koyduğunu ve resmi kayıtlara da (kilise'ye) bu adla tescil ettirdiğini onaylamaktadır. buna göre, babası bu adı, ünlü aristo'nun en sadık izleyicilerinden biri olan ve/fakat fazla tanınmayan bir düşünürün, lesbos adasındaki (ünlü sevici kadın şair sappho'nun adası). eresus'lu tyrtamus theophrastus'un anısına hürmeten koymuştur. ‘aureolus' ise, yine babası tarafından konulmuş ve/fakat kilise defterlerine –o dönemde kilise nüfus kayıtlarını tutardı- kaydedilmemiş bir “nickname/lakap”tır. bombast mı, baumbast mı? bu da önemlidir. çünkü bombast, günlük dilde, ‘kendi bildiklerini en ateşli, hatta abartılmış sözlerle savunma' anlamına gelir –ki, daha ilerde de görüleceği üzere, paracelsus, ‘bombast(ic)' söylevleriyle ünlenmiştir. nedir ki, onun bu özelliği düşmanlarınca, hem de sayısı belli olmayan muarız ve düşmanlarınca alay konusu yapılmıştır. özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında yazılan kitaplarda da belki de kendisine duyulan saygıdan dolayı bombast, baumbast yapılmıştır. paracelsus, kendisi acaba hangi anlamda kullanıyordu? bu, sanırız “bombastic”dir ve semantiği itibarıyle de “sofiyye”ile bağlantılıdır. ‘aureolus' ise, batılı yazarlarca üzerinde hemen hiç durulmamış, dikkat çekmemiş bir addır. latince olan bu birleşik ad, eğer açılırsa ‘aure' (us) ve ‘olus' sözcükleri ile elde edilir ki, bunlar da ‘altın' ve ‘sebze/yeşil bitki' anlamlarına gelir. burada da ilgi çekici bir seçim söz konusudur. şöyle ki, baba william bombast, bir lokman hekim'dir. çeşitli otlardan elde ettiği ilaç ve iksirlerle dertlere derman olma çabasındadır. paracelsus'a ilk otlarını (herb anlamında) ve taşlarını veren odur. bunlarla ilaç yapmasını öğreten de odur. ne var ki, 15. yy.dan çok önceden beri, özellikle de islamiyet'le birlikte, bitkilerden şifa aranışı –ve bulunuşu- doğu'da çok yaygındır. doğu'ya nereden geldiği ayrı bir tartışmadır ama iran'da kendisine “sebzevari” mahlası verilmiş en az bir esoterist bilinmektedir. (tam adı, gülşir sebzevari) sebz, farsça ‘yeşil' demektir. burada ters bir bağlantı yapılırsa, ‘yeşil-altın' gibi bir birleşik ad elde edilir ki, bu sözcük özellikle de batı avrupa'daki simya ilmindeki kilit kavramlardan biridir. paracelsus'da ve diğer ünlü simyacılar'da bu yakıştırmaya sıkça rastlanmaktadır. 19. yüzyıl'da “gül ve haç” örgütünün gizli toplantı salonları, altın gibi parlayan “yeşil” halılarla kaplıydı.

buraya kadar geldikten sonra, dilerseniz biraz da “paracelsus” sözcüğü üzerinde duralım. bizce en önemlisi budur. zira, bu adı kendi seçmiştir. hemen belirtelim ki, eldeki kaynakların hiçbirinde hangi yıl seçtiğine rastlamadık. o sıralarda özellikle de hekimlik sanatıyla uğraşanlar kendilerine eski grek veya latin adlarını alıyorlar ve bu adlarla ünleniyorlardı. örneğin Paracelsus'un çağdaşlarından agricola (bauer'den) eco Iampadius (hausschein'den) dönüştürülmüşlerdi. bu nedenle olacak, theophrastus da kendisine bir ad seçmiştir. ama öyle bir ad ki, ne tam grekçe, ne latince, ne italyanca, ne almanca'dır. “paracelsus” bir diğer birleşik addır. ‘para' ve ‘celsus' olarak ayrılabilir. ‘para' hem latince'de, hem italyanca'da, hem türkçe'de, hem de brezilya dialekti'nde yer alan bir sözcüktür. türkçe'de bildiğimiz ‘para' dışında bir anlamı yoktur. ama kanımızca, paracelsus'un ‘para' sı özgün olarak sanskritçe'deki ‘para' kavrayışına yakındır. sanskritçe'de ‘para', ‘diğer', ‘öte/öbür' taraf(taki)' anlamını taşır ve ‘nirvana'ya, ‘aydınlanma'ya ulaşılması bağlamında söylenilen son duada yeralır. bu analojiyi durup dururken yapmıyoruz. gezip görmedik ülke bırakmayan paracelsus, isviçre'ye dönmezden önce hartmann'a göre tam sekiz yıl doğu'da tatar hanları'nın yanında yaşamıştı ve yine aynı kaynağa göre, kendi düşünsel sistemiyle budizm dahil –ki, yazılarında sanskritçe birçok sözcük vardır- doğu adeptizm'i (ilm-i havass) arasında tam bir uyum vardır. "celsus" ise öncekinden de ilginç bir addır. tarihte adları ünlenmiş iki ‘celsus' vardır, bunlar da romalı'dırlar. bunlardan birincisi, i.s. ikinci yüzyılda yaşamıştır ve eflatun felsefesinin en ateşli savunucusu olarak hıristiyanlık'a karşı çıkmış ve isa'yla ilgili olarak anlatılan gospeller'in hiç birine inanılmaması gerektiğini savunmuştur. diğeri ise hipokrat'ın hekimlik anlayışını ve ilaç sistemini roma'ya getiren bir yazardır. kendisine romalı hipokrat adı verilmiştir. ilaçlarla ilgili olarak yazdığı "de medicina" adlı sekiz ciltlik kitabı ilk kez floransa'da 1478'de basılmıştır.

hipokrat'a, galen'e ve ibni sina'ya şiddetle karşı çıkan paracelsus'un, hekimlik öğrenimi amacıyla italya'yı ziyareti sırasında, çok ünlü olan bu kitabı okumuş ve eleştirmiş olması doğaldır. bu karşı çıkışını, ‘celsus-tan-öte' anlamındaki ‘paracelsus' sözcüğüyle dile getirmek istemiş olabilir. ayrıca katolik olduğu halde, katolikliği eleştirmiş ve luther'i desteklemiştir. hiçbir zaman protestan olmamış ama tam bir katolik de sayılmamıştır. bu durumda ‘diğer' celsus'a da bir atıf yapmış olabilir. bütün bunlar renkli fantaziler olarak görülebilir. bu kaçınılmazdır. çünkü "paracelsus" gerçekten de gelmiş geçmiş, en ilginç ve renkli simalardan biridir. kendi deyişiyle: “ben değişik biriyim, ama bu sizi şaşırtmasın. (...) okuyun kitaplarımı ve benim fikirlerimi başkalarının fikirleriyle karşılaştırın; işte o zaman kendi yargınızla kendinizi yönetmiş olursunuz.” ‘paracelsus' neden bu adı aldığını hiçbir zaman açıklamamış. ondan önce ya da sonra batı avrupa'da hiç kimse de bu adı kullanmamış. biz de, kendini değişik kabul eden biri hakkında bu kadarcık çağrışım yapmış olalım.

parcelsus, ilk eğitimini babasından aldıktan sonra, kendi anlattığına göre –ve adlarını verdiği- arşövek düzeyindeki en az on din adamından ders görmüştür. bunlardan trithemius (sponheim) neoplatoncu filozof ve kabbalist olarak tanınmaktaydı. ilk gençlik yaşlarında yanında eğitim gördüğü soylu sigmund füger ise oldukça ünlü bir simya ustasıydı. paracelsus'a adeptizm'i (ilm-i havass), occultism'i (ulum-u garibe), astroloji'yi (ilm-i nücum ve felekiyat) öğreten ve onu bu özel “öğreti”yi edinmeye layık gören johann trithemius olmuştur denebilir. kendisi abbot'tu (manastır başrahibi). daha sonra paracelsus'un uzun geziler yaptığı biliniyor. almanya, italya, fransa, hollanda, danimarka, isveç ve rusya'ya gidiyor. ama en ilginci hindistan'a ve oradan da istanbul'a gelmesidir.

burada bir müdahele yapabiliriz. paracelsus, kendi de söylemiştir istanbul'a geldiğini ama yakın zamanlarda, örneğin 1950'lerde batı avrupa'da yazılan kitaplarda onun gezilerinde istanbul'a geldiğinden ya hiç söz edilmemekte ya da sadece belirtilip geçilmektedir. oysa 19. yy.da paracelsus'un en önemli savunucularından biri olan dr.hartmann'ın açıkladığına göre 1521'de istanbul'a gelmiştir. yine hartmann'a göre 1513-1521 yılları arasında tatar hanları'nın esiri olarak yaşamıştır. paracelsus'un doğu ülkelerinde geçirdiği bu sekiz yılda doğu'dan pek çok bilgi edindiği ve bunları Avrupa'ya aktardığı kuşku götürmez. çünkü avrupa'ya döndüğünde paracelsus'un bildiklerini batı hemen hiç bilmiyordu, onlar için yepyeni ve duyulmadık bilgilerdi bunlar. zaten paracelsus da “doğu'lu bilgeler”den (daha doğrusu, ricalullah) söz ediyordu yazılarında. biz istanbul'da başından neler geçmiş, hartmann'a dayanarak, bunu aktaralım. paracelsus, tatar hanı'nın oğluyla istanbul'a gelir. yıl, van helmot'un belirttiğine göre 1521'dir. (tartari historia) ve burada da filozof taşı'nı edinir. bu, kendisine –rorschach, 1598 tarihli bir kayda göre- solomon trismosinus adlı biri tarafından verilmiştir. buradan sonra yugoslavya üzerinden italya'ya gider ve burada hassa alayında hekim olarak hizmet verir. 1522'de venedik savaşları'na katılır, daha sonra hollanda ve danimarka'da cerrah (surgeon) olarak çalışır. ayrıca paris, oxford, köln, viyana, padua, bologna üniversitelerinde de bulunur. otuziki yaşındayken almanya'ya döner. 1525 yılında basel (isviçre'de) üniversitesi'ne, şehir meclisi kararıyla profesör olarak atanır. ama kısa bir süre sonra alışılmadık anlatım ve uygulamalarıyla hem dikkatleri hem de şimşekleri üstüne çeker. buna rağmen basel şehri başhekimliği de ona verilir. bu görevdeki faaliyetleri de bu kez eczacı ve ilaçcıları kızdırır. neden mi? gayet basit. kendi ürettiği ilaçlar hem daha yararlı olduğu hem de çoğu kez bedava dağıttığı için, caziptir. sonunda olan olur. çevresinde kendini destekleyen kimse kalmaz. daha önce sözünü ettiğimiz galen'in, hipokrat'ın ve ibni sina'nın kitaplarını yakışı da burada olmuştur. ölümle tehditler başlar. 1528 yılının temmuz'unda gizlice şehirden kaçar. bundan sonrası ise yeniden yoksulluk ve oradan oraya sürülme, sığınma günleridir. üç beş parça eşyası ile dolaşır durur. 1530'da nurnberg'li hekimler tarafından “şarlatan” ilan edilir.(not: bu yakıştırma öyle tutmuş ki, americana'da da paracelsus için şarlatan diye yazıyor.) daha sonraki yılları da sıkıntı içinde geçti. bu arada macaristan'a da gitti. bir ara kötü talihi döner gibi oldu. bavyerea'dan prens palatine'den bir çağrı alarak salzburg'a yerleşti. prens, gizli sanatlara meraklı bir insandı. nedir ki, paracelsus'a rahata kavuşmak yaramadı. 24 eylül 1541'de kısa bir hastalıktan sonra öldü. hartmann'ın belirttiğine göre eceliyle değil düşmanları tarafından başına vurularak öldürüldüğü şeklinde söylentiler vardır. s.th.von soemmering adlı bir doktor tarafından kafatası üzerinde yapılan bir inceleme sonucunda da, doktor, ense tarafındaki kemiklerin bir darbeyle kırılmış olabileceği kanısında olduğunu beyan etmiştir. mezat taşına gayet ilginç bir aforizma kazıtılmıştır. "vitam cum morte mutavit-ölümle hayatı takas etti". mezarı salzburg'daki sebastian kilisesi'nin yoksullar için ayrılmış olan bölümündedir.

paracelsus'un görüşlerine geçmeden önce kısaca birkaç önemli hususa daha değinelim. bunlardan biri özel hayatıyla ilgilidir. diğer kaynaklarda rastlanmamasına rağmen, hartmann, paracelsus'un küçük yaşlarında ya bir kaza sonucu ya da sarhoş bir askerin mağrifetiyle hadım olduğunun/edildiğinin sanıldığını belirtmiştir. dolayısıyla da kösedir ve kafa yapısı da erkeksi değil kadınsıdır. hadım edildiği gerçek midir değil midir, bunu anlayabilmek zorsa da kadınları pek sevmediği kesindir. hemen hemen tüm yazarlar bu konuda ortak kanıdadırlar. parcelsus'un kadınları ‘aşağılık' yaratıklar olarak görmesi, kanımızca onun kadın-düşmanı olduğunu kanıtlamaz. çünkü özellikle (yahudi) kabbalası'nda kadın "sui generis" ölümü getiren/veren ve çekinilmesi gereken yaratık olarak gösterilir. her simyacı gibi paracelsus da kabbala eğitiminden geçmiştir. bu tavrını öğretisinden almış olabilir. ayrıca o günlerde -ve hala-katolik kilisesi, kadını, “sadece aşağılık değil, aynı zamanda iğrenç” bir yaratık –dikkat: insan değil, yaratık- olarak görüyordu. kilise'nin ‘kadın'ın insan mı, şeytan mı olduğunu tartıştığı bir ortamda, her erkekten de kadına düşkün olması herhalde istenemezdi. bütün bunlara rağmen, paracelsian ethos'da kadına üçüncü sırada –tanrı, erkek, kadın, hayvan- yer verildiği tartışmasız kesindir. daha fazla bir kredi tanınmamıştır. değinilmesi gereken diğer husus da yazılarıyla ve kullandığı dille ilgilidir. paracelsus, ısrarla almanca konuşmuş ve özellikle latince ders vermeyi kabul etmemiştir. eğer kilise tanrı'nın sözlerini iletiyorsa, bunları almanca'yla da yapabilir diyen ilk öğretim üyelerinden biridir. ama yazdığı almanca yer yer, isviçre dialekti'ne kaçmaktadır ve anlaşılması çok güçtür. (not: isviçre'de isviçre-almancası denen dialekt, günümüzde bile resmi değil, gayrı-resmidir. her türlü yazışma almanca'dır.) diğer çağdaşlarıyla karşılaştırılırsa az yazı yazmıştır denebilir. ölümünden sonra yazıları çeşitli ellerde kalmışsa da daha sonraları toplanmıştır. ama bunların arasında bizzat paracelsus tarafından yazıldıklarından kuşku duyulanlar da vardır. yazılarının bir kısmı yayınlanmış, bir kısmı da henüz yayınlanmamıştır. birçok yazar, ilginçtir ki, paracelsus'un yoksul insanlardan ve “emek”ten (evet, tastamam bu sözcük) yana oluşunu gözlerden gizlemeye çalışmıştır. şimdi görüşlerine geçebiliriz.

parcelsus'un “görüşleri” nelerdi, bunlara geçmeden önce galiba parcelsus'un “görüşleri” nin özgün bir felsefe, bir ideoloji, bir doktrin ya da bir dünya Görüşü olarak ele alınıp alınamayacağını yanıtlamak gerekir. kanımızca paracelsus'un “görüşleri” bir felsefe, bir doktrin ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilemez; paracelsus'un bir “ideolog” olabileceği ise hiç düşünülemez. öyleyse nasıl tanımlanacaktır bu “görüşler”? kanımızca “ethos” kavramı burada anlam katabilir. şöyle söylersek, özgün bir paracelsus felsefesi, ideolojisi, doktrini ya da dünya görüşü yoktur ama, “paracelsian ethos” vardır. bu durumda zorunlu olarak çok kısaca “ethos” kavramı üzerinde durmamız gerekecektir. “ethos” türkçe'ye bir sosyoloji kavramı olarak “bir kavmin özellikleri; toplumsal bir kurumun özelliği” diye çevrilmiş. tabiidir ki, bu kadar değil. webster'e göre, özetle, karakter, duygu, sezgi ya da moral tabiat; bir topluluğu, bir halkı ya da bir ideolojiyi karakterize eden yol gösterici inançlar, ölçütler (standart anlamında) ya da ülküler; bir halktaki, bir dönemdeki, ya da bir bölgedeki fikirleri, görenekleri ya da pratikleri devinime uğratan saik güç (spirit anlamında). ve uzayıp gidiyor açıklama. öyleyse, “paracelsus'un görüşleri” derken, kastettiğimiz paracelsus'un kendine özgü –bunun nasıl bir kendine-özgülük olduğuna az sonra değinmek kaydıyla- belirli ölçütlerin, yol gösterici olduklarına inandığı –inanışlarının ve ideallerinin bir “ethos” bütünlüğü olarak ele alınabileceğidir. dolayısıyladır ki, bazı yorumculara göre bir “filozof” sayılan paracelsus, bizce özgün tanımıyla bir filozof ya da bir ideolog değildir. ortaya özgün bir dünya görüşü ya da doktirin de koymamıştır-zaten koyamazdı da. çünkü simya(cı)'dan filozof değil, esoterist çıkar. nedir ki, paracelsus kendini alman tarzı (german manner) bir filozof olarak görüyor(muş). “ben bir havari ya da onun gibi bir şey değilim ama alman tarzında bir filozofum.” ama birkaç satır sonra, bu kez, neredeyse yemin edercesine, bir vurgulama yapar. “ben bir hıristiyanım ve isa'nın yolunda yürüdüm, nasıl olur da dinsiz (heathen anlamında) sayılabilirim? ben hıristiyan ruhuyla yazdım... bana dinsiz, büyücü ya da çingene denemez... ben yazılarımda kendimi bir hıristiyan olarak ortaya koydum, sahte hıristiyanlar utansınlar.” bu sözlerine rağmen paracelsus'un gerçek anlamında bir “teist” değil, belki bir “deist” olduğu söylenebilir. çünkü paracelsus, ünlü credo'su (amentü) dışında hemen hiçbir yerde kilise'yi vazgeçilmez, kutsal ve tek otorite olarak görmemektedir. “insan tabiatı, diğer tüm hayvanlarınkinden farklıdır. o ilahi zeka ve ilahi marifetlerle (arts) mücehhez kılınmıştır. bu sebepledir ki bizler haklı olarak tanrılar (gods) ve yüce varlık'ın (supreme being) evlatları olarak adlandırılmışızdır.” pracelsus'un “ethos/hars”ında “inanç” ilginçtir ki, a priori değil, a posteriori kimliktedir ve ancak ve sadece “bilgi” den sonra gelir. “önce bilgi gelir, sonra inanç, sonra da meyva, filozofun ayaklarını basması gereken zemin budur.” ve bu görüşten hareketle her türlü “ceremony” ye de karşı çıkar. “dinsel törenlere gelince, bunların gereksiz olduklarını bilmelisiniz, çünkü eğer tanrı'dan birşeyler edineceksek o'nun dinsel törenlere değil bizlerin yüreklerine bakmakta olduğunu bilmeliyiz. eğer o'ndan bir şey alabilmişsek o bizim bunu dinsel törenlerde değil, işimizde kullanıp kullanmadığımıza bakmaktadır.” paracelsus'un “inanç”ı nasıl algıladığını özetle gördükten sonra, buradan onun “simya” ya olan bağlılığına geçebiliriz. önce şu söylenebilir ki, parcelsus için “imya” gerçek bilgiyi üreten bir marifet/sanat niteliğindedir. bu gerçek bilgi aracılığıyla da “doğa”nın tanınması sağlanır. bu durumda paracelsus'un “simya” kavrayışında “doğa” nın merkezi bir anlam ve rolü olduğu kesin söylenebilir. paracelsus kendi özel terminolojisinde “insan”ı mikrokozmoz, “doğa”yı (tümel zihnin tezahürü olarak görülen)da makrokozmoz olarak ele almış ve bunların “ikisinin bir olduklarını” göstermeye gayret etmiştir. hartmann'ın belittiğine göre, paracelsus, hıristiyanlık'ta asla bulunmayan bu görüşü doğu'da öğrenmiş ve batı'ya taşımıştır. paracelsus'un “doğu”dan, özellikle de “islam” daki belirli bir kavrayıştan nasıl etkilenmiş "olabileceğini" az sonra göstermeye çalışacağız. ama önce “simya ile kimya” farklılığına değinmemiz gerekiyor. şunu da ekleyelim ki, “gül ve haç” için “mikrokozmoz” kavramı kilit önemdedir.

ilkin şunu belirtelim, kimya simya'nın bilimsel olarak inkarı değildir. yani simya silinip gitmiş ve onun yerini ondan daha kapsamlı olan kimya almış değildir. belki şaşırtıcı gibi gelecek ama, kimya –bugünkü anlamıyla bile- ilm-i simya'nın kapsamında yer alan birçok uygulamadan sadece biridir. şöyle söylersek, “ilm-i simya” bir bütünse, kimya, bu bütüne bağlı, ondan ayrı düşünülemeyecek ve/fakat tarihsel, teknolojik gelişim sayesinde özerklik kazanmış bir parçadır. simya ile kimya birbirlerini bire bir karşılamazlar.


hartmann, uzun uzadıya anlatır “simya ile kimya” arasındaki farklılığı. diğer birçok yazar da değinmiştir bu ayrıma. kısaca şunları söyleyebiliriz. “ilm-i simya” için esas olan “madde” ve onun “tümel özellikleri”dir. “madde” nin “değişkenliği”, “ilm-i simya” da en önemli bilgidir. simyacı için, statik, durgun, hiç değişmeyen ve değiştirilemeyecek bir “madde” yoktur. çünkü her varlık “mysterium magnum” (büyük esrar)un bir parçasıdır. “ayrışma varoluşun nedenidir. ayrışma, şeylerin mysterium magnum (a'kasa)dan doğuşudur. kim ki, şeyleri mysterium magnum'dan dışarı çekebilir, işte gerçek simyacı odur.” paracelsus'a göre, “simya, doğa'nın ateşi'nin –ve astral ışığın (islam'da 'nur' karşılar) etkili yaratıcı olarak yer aldığı bir sanattır. bu sanat aracılığıyladır ki, saf olan saf olmayandan ayrıştırılır. simya doğa'nın mükemmel hale getirmeden bıraktıklarını mükemmelleştirir.” ve simya'nın en alt uğraşı, hazırlama, temizleme ve birleştirme işlemlerinin yapılmasıdır ki, yine hartmann'a göre modern kimya işte simya'nın bu en alt dalından türemiştir. kimya maddeyi dekompoze veya rekompoze edebilir, ama simya, örneğin basit yapıların özelliklerini değişikliğe uğratarak onları daha üst veya yüksek varoluş duraklarına çıkarır. özetle, simya astral prensiplerin sırlarını araştırır (ve bulur). kimya ise maddenin fiziki yapısıyla sınırlıdır, onun ötesine geçemez. örneğin belirli bir elementin astral bağlantıları olduğunu/olabileceğini varsayamaz.

simya için “değişim”in esas olduğunu söylemiştik. bu, o çağlar için öylesine ileri ve rafızi bir düşünceydi ki, anlatabilmek için, idealistlere göre “değişim”in günümüzde bile esas sayılmadığını belirtmemiz yeterlidir. oysa simya ustaları, “değişim”i esas aldıkları için herşeyin “canlı” olabileceğini varsayabilmişlerdi. örneğin, onlar için “metaller” canlı varlıklardılar ve tıpkı “yeşil bitkiler” gibi elde edilebilirlerdi. simyacılar'ın, bu arada paracelsus'un da “altın”ı “yeşil bitki” özdeşliğinde düşünmüş olduğu açıktır. aynı durum paracelsus'un babası için de her halde geçerlidir (aureolus espirisi). burada bizi ilgilendiren, simyacı'nın “altın” peşinde koşan adam imajı değil elbette: “metalleri” canlı organizmalar olarak görebilen adamlar olmaları. daha önemlisi, “değişim”in hayat'ın olmazsa-olmaz koşulu olduğunu sezişleri. ve en önemlisi; “primordial matter” diye bir kavramı, canları pahasına savunmalarıdır. bunun üzerinde biraz duralım. tüm ortaçağ boyunca ve günümüzde de kilise için “madde” asla temel kategori değildir. kilise için esas “ruh”tur, “madde” o yüce ruh'un sadece bir suretidir ve hiçbir değeri yoktur. simya ustası içinse “madde” ilk ve vazgeçilmez kategoridir. örneğin paracelsus için “insan” (ikili yapısıyla; ruhsal ve bedensel) dünyanın merkezidir ve başlangıç “insan”dır. dolayısıyladır ki, yine paracelsus için; “herşeyden önce kilise” değil, “madde” vardır. “önce madde yaratıldı ve o hayatın canıyla mücehhez kılındı, ve ondan –tanrı'nın isteğiyle- herşey türedi.” her ne varsa tümünün aynı kaynaktan, “madde” den doğduğunu düşünebilen bir simya ustası, paracelsus'un toplumsal hayata bakışı nasıldı acaba? kesin söylenebilir ki, paracelsus, ne düşünceleri ne de pratiği itibarıyle “zengin”den yanadır. “insan doğanın ürünüdür, çocuğudur.” ve “ahret'in ne başlangıcı ne de sonu vardır. hiç kimse de ortasını bilemez.” bu anlayışla bakar insan topluluklarına ve “bizlerin yeryüzündeki hayatımızı belirlemesi gereken sadece bir sayı vardır, o da bir'dir. bundan ötesini saymayınız. doğrudur tanrı katı üç'lüdür ama bu da yine bir'de birleşir. nasıl ki tanrı kendini BİR'e dönüştürüyorsa yeryüzündeki biz insanlar da BİR için çalışmalıyız ve kendimizi BİR olmaya adamalıyızdır. bu sayıda huzur ve barış'tan başka bir şey yoktur.” bu sözler günümüzden yaklaşık 450 yıl önce söylenmişlerdir. herhalde küçümsenecek sözler değillerdir. bu bilinçle topluma bakan paracelsus belki de modern iktisat teorilerinin en temel tartışma konusuna da yakınlaşmıştır: toplum “sermaye” esas alınarak mı yoksa “emek” esas alınarak mı kurulmalı? paracelsus'un tavrı kesin ve açıktır. “emek esas alınmalıdır. insan, tanrı'nın kendisine neler verdiğini sadece çalışarak öğrenir.” ama paracelsus burada da kalmaz. “tembel, çalışmayan (aylak) zenginlerin ellerindeki malların alınarak onların çalışmaya zorlanmasını” ister. paracelsus'un aile ve evlilik hakkındaki görüşlerine de kısaca değinelim. çok ilginçtir ki, kendisi kadından hoşlanmayan bir adam olduğu halde, başka erkeklere en az “üç kadınla evlilik yapabileceklerini” öğütler. ona göre “erkek küçük dünyadır ama kadın en küçük dünyadır ve erkekten farklıdır... dünya ilk yaratılan, erkek ikinci, kadın üçüncüdür.” paracelsus tabiidir ki, “zina etmeyeceksin” ilkesine de sıkıca bağlıdır. bunu affedilmez bir suç addeder. “iki tür evlilik vardır. birini tanrı kıyar, diğerini insanın kendisi.” ve paracelsus birinci tür evlilikten yanadır. bir kadınla bir erkeğin “cinsel” nedenlerle bir araya gelmelerini “hayvanca” bir olay olarak görür. tüm mutluluk ve kıskançlıkların bu tür birleşmelerden doğduğunu ama bunun da kaçınılmaz olduğunu vurgular. son olarak paracelsus'un, daha önce sözünü ettiğimiz “islam” içinde önemli yer tutan bir kavrayıştan etkilenmiş olabileceği üzerinde duracağız. bu İslami kavrayış “insan-ı kamil” düşüncesidir. kanımızca paracelsus –eğer hartmann'ın belgelerle açıkladığı üzere doğu'da sekiz yıl kaldığı gerçekse– o günlerde en yaygın tartışma konusu olan bu tezi öğrenmiş ve batı'ya taşımıştır. özetle belirtelim ki, “islam” da “insan-ı kamil” fikri, gerçektende son derece önemli bir tezdir. üzerinde çok ayrıntılı olarak durabilmemiz, burada olanaksızdır, ama ana hatlarında söz edebiliriz.


“insan-ı kamil” latince düşünen insanlar için mantıken –aristocu mantık– kolay anlaşılabilir ve özümsenebilir bir düşünce değildir. buna rağmen bazı usta çevirmenler tarafından “l'homme universel” ve/veya “universal man” olarak çevrilmiştir. biz burada batı'da yakın zamanlarda yayınlanmış olan bir çeviriyle, paracelsus'un “divine man” (ebedi İnsan) kavramı arasındaki bağlantıya dikkat çekeceğiz.

türkiye'de abdülkerim el-ceyri diye tanınan sufi, batı'da “el jili” diye tanıttılmıştır. el-ceyri'nin “el insan el kamil” adlı kitabının 60.bab'ı hassaten bu konuya ayrılmıştır ve sufiler için esasta önemli bir çalışmadır. ceyri, 1366'da bağdat'ta doğmuştur. ünlü arabi'nin izleyicisi el-ceberti'den öğrenim görmüştür. burkhardt'ın belirttiğine göre el ceyri'nin bu kitabında “diyalektik” açıkça uygulanmıştır. “el ceyri” sözkonusu kitabının bu bölümünde, kendisinin “insan-ı kamil” derken özellikle “hazreti muhammed'i kastettiğini” belirtmektedir. nedir ki, yine ceyri'ye göre, aynı zamanda, “insan-ı kamil, şeriat, tarikat ve hakikatte tamam olandır. eğer bu anlatış uygun gelmediyse başka türlü anlatayım. insan-ı kamil'de dört şey tamam olmalıdır. iyi sözler, iyi işler, iyi huylar, iyi bilgiler...çünkü kamil allah'a erişmiştir ve allah'ı anlamıştır ve allah'ı anladıktan sonra eşyanın tamamını ve cevherlerini ve cevherlerin hikmetlerini oldukları gibi bilmiş ve görmüştür.”


burada ayrıntıya girebilmemize olanak yok, bu nedenle kısaca belirteceğiz ki, paracelsus insan'ın dört kategoriden oluştuğunu söyler. üçlü ve dörtlü kategorileşme, paracelsus tarafından temel alınmıştır. yazıları incelendiğinde, “virtue”nün (erdem, hassa, doğruluk, iyi ahlak, iffet) insan'da bulunmasını istediği en önemli haslet olduğu anlaşılmaktadır. “gül ve haç” örgütü de sırlarının islam'dan ve doğu'dan geldiğini ve “insan'ı kamil” kavrayışına bağlı olduğunu resmen açıklamıştı.

paracelsus için tüm “erdemleri/virtues” simgeleyen “taş” inci'dir (not: taş'ın çok özel yeri vardır ama konuyu dağıtmamak için giremiyoruz.) “inci” tüm doğu'da fazlasıyla atıfta bulunulan bir “taş ve kavramdır”. evet “inci” fikri, islami “ehli hak” ve “enel hak” (ben-de allah/hak–tüm gerçekler) kavrayışındaki temel kategorilerden biridir. çünkü “inci” a) canlı olan tek taş'tır. b) ezoterizm'deki parça (inci) bütün (istiridye) ilişkisini simgeler. bu nedenle muhammed'in bir adı da “dürri yetim” (yegane inci)dir. “inci” aynı zamanda “insan-ı kamil” yerine kullanılır. avrupa'daki simyacılar arasında yaygın olan “to throw pearls before the swine“(domuz inciden ne anlar)sözü, gerçekte işte bunu, “virtue” ve “bilgi” yi, “domuz” ise, kendini akıllı ve bilgili sayan “otoriter” çevreyi ve onun bir parçasını simgeler.


bu konu tüm ayrıntılarıyla işlendiğinde görülecektir ki, paracesus'un sözünü ettiği “divine man” ile islam'ın “insan-ı kamil” i birbirleriyle çok sıkı bağlantıları olan kavramlardır. ve işte paracelsus'un kendi yurdunda (genel olarak avrupa'da) uğradığı haksızlıklar da kanımızca bundan kaynaklanmaktadır. ama paracelsus, avrupa'da islam'ın kavramlarını dolaylı olarak savunduğu ya da aktardığı için değil; o günlerdeki toplumsal, siyasal ve iktisadi gelişmelerle ters düştüğü için. çünkü, aynı yıllarda çok keskinleşmiş olan luther–kilise çekişmesinde luther, gelişmekte olan kapitalizm'in saikleri doğrultusunda “individual man” (tekil insan)ı savunuyordu kilise'ye karşı. yeni yeni palazlanmakta olan avrupa burjuvazisi de bunu benimsemişti. luther, kendi ustasının william ockham olduğunu açıkça söylüyordu. ockham ise, kilise'yi dehşete düşürmüş bir nominalist'ti. özetlersek, paracelsus'un, “divine man”ine bu gelişmelerde hemen hiç yer yoktu. çünkü sonunda hiçbir “kar” yoktu. hiç kimsenin “kar” edemeyeceği "bir" ve bütünleşmiş, erdemli ve iyi ahlakı tanrı katında (allah'ın cemalinde) bulacak bir “soyut insan” cazip değildi. olamazdı da. ve paracelsus, kendi başına oradan oraya sürüklendi durdu. kendisine tıbbın luther'i denildi ama 19. yy.'a değin burjuvazi onun adını sildi, unutturdu ya da şarlatan olarak tanıttı. kilise ve çevreler kitap ve yazılarını yaktırdılar. 1952'de ise almanya'da hekimler birliği, onun adına bir madalya koydu. özellikle kan-bilimine yaptığı katkı, şimdilerde çok önemseniyor. (kan'a altın katarak tedavi günümüz için de yenidir. paracelsus bu usulü düşünmüştü). umarız, şu ünlü “tüp bebek” fikrinin savunucularından birinin paracelsus olduğu da anımsanır. şu sözleri, onun ünlü “de natura rerum”undan aktarıyoruz. “insanoğulları doğal ebeveynlere sahip olmadan doğabilirler. bu şu demektir ki, özel bilgilere sahip bir alşimistin marifeti aracılığıyla, böylesi yaratıklar dişi organizmada geliştirilmeden ve doğmadan ortaya çıkabilirler.” (homunculi fikri). ve paracelsus, bunun nasıl olacağını –bir cam tüp içinde– formülüyle yazmıştı. paracelsus, belki gerçek hayatında hiçbir zaman düşlediği “divine man” gibi olamadı ama şu unutulmaz sözleri de kendine şiar edindi. “alterius non sit qui suus esse potest/kendine malik olan, başkasına ait olmaz.” Gerçekten de kendine malik olabildiği zaman başkalarına ait olmadı. aynı benimseyiş “gül ve haç”ın da şiarı olmuştu. hiçbir kişi ya da kurum “bu gizli örgütü ben (biz) kurdum/kurdurttuk” diyemedi.

paracelsus'un bilinen 32 kehaneti vardır. nedir ki ünlü simyacı bunları kehanet başlığı altında değil, “prognosticatio eximii doctoris theophrasti paracelsi” (dr.t.paracelsus'un öngörüleri/incelemesi) başlığı altında yazmıştı. kehanetler ilk kez almanca olarak 1530'da çok sınırlı sayıda basılmış ve özel kişilere ulaştırılmıştı. bunlar daha sonra latince'ye çevrilmişti. 1616'da, paracelsus'un tilmizlerinden johann huser, onun tüm eserlerini strassburg'da yayınladı. burada sözünü ettiğimiz kehanetler işte bu yayından alınmıştır (cilt, ii, ss.594-608).


kehanetler yakın dönemde ilk kez 1861'de ünlü fransız papaz ve okültisti alphonse louis constant (1809–1875) tarafından yeniden yorumlanmış ve yayınlanmıştır. kehanetlerden 21.si osmanlı devleti ile ilgilidir ve ‘bu imparatorluk 420 yıl içinde yok olacak ve türkler avrupa'dan atılacaklar' denilmektedir.

6.sı napolyon'la, 17., 29. ve 31. kehanetler, "yeryüzünde yeni bir dinin kurulacağı" ile ilgilidir. 27.kehanet ‘balkan paktı'nı öngörmektedir. diğerleri papalık ve ilahiyatla ilgilidir. konumuz itibariyle bizi ilgilendiren kehanetler 16., 20. ve 26. kehanetlerdir. 16. kehanette ‘her inciyi gerçek sanma' ibaresiyle, çizimde (tasvirde) gözlerden gizli bir köşeye “rosa=gül” yazılmıştır. burada inci, simyanın kodudur. dolayısıyla kişi gerçek bilgiyi yanlış yerde aramaktadır. bunun okültik sığınağı rosa örgütü'dür göndermesi vardır. rosa sözcüğünün yer aldığı kısım bir ağacın dibinde duran kapalı bir kitapla işaretlendirilmiştir. diğer tüm kitaplar, parşomenler, el yazmaları ve semboller açık bırakılmış ve üstüne bu sahte incileri seyreden bir insan sureti konmuştur. gerçek bilgiyi yanlış yerde arayan, bulamaz mesajı verilmektedir. 20. kehanet "materyalizm" ile ilgilidir ve burada, ‘zaman sana güller getirecek ama bunlar solacaklar, çünkü insanın kendinden menkul hikmeti çiçek gibidir, günü gelince solar' denilmektedir. paracelsus için aslolan ilim insan beyninin ürettiği hikmeti yansıtan philosophy (felsefe) değil, tanrı'nın hikmeti'ni yansıtan theosopy'dir.


paracelsus'un 32 kehanetinden en esrarengiz olanı, abbe constant'ın (eliphas levi) yazdığına göre 26. kehanettir (bkz:ek). kehanet şöyledir: “kahine, (f)yi yerleştirirken sizleri tanıyordu ve onun için şimdi gülün içinde (tam ortasında) dimdik duruyorsunuz; çünkü (artık) olgunlaştınız ve zaman sizleri (buraya) taşıdı. kahine'nin size dair söyledikleri tamamlanacaktır (gerçekleşecektir) ve sizinle ilgili bundan fazlası da söylenecektir. gülleri getiren yaz karşı/ters zamandır ki, orada her şey bölünmüştür; bu, insanoğlunun sadece kumların üzerine binalar inşa ettiğinin delilidir/(ipucudur). bu geçip gitmek zorundadır ve sen onu kayanın üzerine inşa ettiğinde birçokları şaşıracaktır. çünkü zaman gelince onunla birlikte geldiği yer de gelir.”


bu kehanette yüksek bir dağın tepesindeki kayaların üzerine oturtulmuş bir taç vardır. taç'ın iki yanında biri çoraklaşmış, diğeri ağaçlık ve bereketli iki kent vardır. bunlardan çorak olan "yeryüzü krallıklarını' diğeri ise okültik "tanrısal krallığı" sembolize etmektedir. taç'ın üstünde beş çeperli bir gül, onun üstünde de sybil (kahine) tarafından oturtulmuş bir (f) harfi vardır. kaya, ‘gizli imanı' sembolize eder. taç, sadece kralların değil aynı zamanda tanrının insana bağışladığı “magic”in (sihir) sembolüdür. paracelsus'a göre tanrı insana magic'i öğreterek onu taç'landırmıştır. kendisi de tüm kozmoz'u magic aracılığıyla kurmuş ve yönetmiştir. paracelsus için "magic" tanrı'nın “olsun” (latincesi: fiat) deyişiyle başlamıştır. paracelsus'a göre tanrı'nın bu sırrı, subrosa yani “gülün altındadır”, gizlidir ve (f) tarafından korunmaktadır. (f) ise İnsanlığa sybil aracılığıyla iletilmiştir. bu tasvirde gül'ün sayısal kod'u 4169 ve 9654 dür.

katolik kilisesi, resmi yayınlarında 12 sybil (kahine) kabul eder. paracelsus'un sözünü ettiği sybil, katolikler'in kutsal kitaplarında 5.sırada yeralan “sibylla erythrea”dır. bu kahine'nin ambleminde bir zambak, kılıç ve “tree of jesse” vardır. tasvir'deki taç'ın amblemi de zambaktır. öte yandan “tree of jesse=jesse'nin soyağacı”/(kral david'in babası) da doğrudan doğruya meryem'i (gül=meryem=sofia=hikmet) işaretler. bu sybil gelecekte “bakire doğum” olacağını muştulayan bir “oracle” (kehanet)i kentin duvarına yazdırttığı için ünlenmiş ve kilise tarafından kutsanmıştır. paracelsus'un simyacılık anlayışına göre "bakire doğum" sadece meryem'in yaptığı doğumu değil, “felsefe taşı'nın” doğumunu da simgeliyordu ve ona göre bu pagan sybil'i "bakire doğumu" müjdelerken gerçekte "sofia"nın doğacağını ve insanlığın tanrı'nın gerçek bilimi olan "magic" ile tanışacağını anlatıyordu.


paracelsus'a göre meryem'in "bakire doğumu" tanrısal sihir aracılığıyla olmuştur. (f) harfi ise bu kehanetteki kilit harftir. sybil tarafından gül'ün üstüne yerleştirilmiş olan (f) harfi üç değişik anlamın kod'uydu. birincisi (f) fatum=fate=kader anlamına geliyordu. ikincisi: (f) geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek demektir. üçüncüsü ise “gül ve haç kardeşliği gizli örgütünün anayasası (şeriatı)” kabul edilen "fama fraternitatis"in kod'uydu. buna göre kader (f), gül'ün altındaki taç'da saklanan yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olan tüm sırların açıklanmasını istemişti. bu açıklamayı yaparak insanlığı tanrı'nın hikmeti'yle tanıştırma görevi işte bu "fama"daydı. fama ise "gül ve haç örgütü" tarafında açıklanacaktı. (not: fama, latince bir sözcüktür ve “kamuya açıklanan söylence/gizli bilgi” anlamına gelmektedir.)


günümüzde bu esrarengiz okült örgütünü araştırmış olan uzmanlar paracelsus'un bu örgütün tüm düşünsel alt yapısını, terminolojisini ve gizli alfabelerini hazırlayan kişi olduğu hususunda fikir birliği içindedirler. öyle ki, katolik kilisesi 1541'de paracelsus'u "rafızi hıristiyan" olarak kabul edip bir tür aforozla (anathemize ederek) cezalandırmıştı. katolik kilisesi bu cezayı yaklaşık 450 yıl sonra 1991'de kaldırmıştı.


"yeni avrupa yeni bilim" fikrini 16.yy.da avrupa'da ilk işleyen akademisyen paracelsus'tur. tüm avrupa devletlerinin yeni bilimin altında birleşmeleri gerektiği fikri ona aittir. bunların ayrıntılarını ilerki bölümde göreceğiz. 1614'te ilk kez el altından dağıtılan birinci gül ve haç manifestosu da “gül ve haç kardeşliğinin ilkeleri avrupa'nın tüm guvernörlerinin ve aydınlarının dikkatine sunulur” başlığını taşıyordu. ve tıpkı 26. kehanette söylendiği gibi gül ve haç örgütü'nün bir anlamda yer üstüne çıktığını açıkladığı bu manifesto, alşimist, okültist ve hermetistler tarafında okununca başta ilk dağıtımının yapıldığı cassel kenti olmak üzere önce tüm almanya'nın okültistleri sonra da tüm avrupa'nın alşimistleri arasında müthiş bir şaşkınlık meydana gelmiş ve hakkında çok fazla söz edilmişti. şimdi bu esrarengiz örgütün bilinmeyen tarihiyle, terminolojisini ve bazı alfabetik ve sayısal kodlarını görelim.

birinci bölüm
kod adı: gül
“our rota* takes her beginning from that day when god spake fiat and shall and when he
shall speak pereat.”
“rotamız tanrı'nın olsun dediği gün başladı ve o'nun yeksan olsun dediği gün bitecektir.”
fama fraternitatis, elyazma, 1610

gizemli gül/yeni kudüs


christendome'un “kültürel mirası” nın üzerinde yükselen bugünkü avrupa birliği tasarımı ve projesi bir anlamda, “gerçekleşmemiş ve asla gerçekleşmeyecek” olan kimisi 3000 yıllık “utopia”ların yeryüzüne indirilmiş (denenmiş) bileşkesidir (amalgam) denilebilir.

chiristendome'daki en eski “utopia” 3000 yıllıktır ve yeryüzünde “yeni bir kudüs” kurmak şeklinde tanımlanmıştır. bu “smilacrum” tevrat'tan alınmıştı. yeni kudüs, hıristiyanlığın tanrısı (isa) ve/veya baba–oğul–kutsal ruh üçlüsünün getireceği mutlak ve gerçek ruhani adaletin koruyucu kanatlarının altında olacak ve “tüm insanlığın kurtuluşunu” sağlayacaktı. bu hiçbir zaman hiçbir yerde gerçekleşmedi. christendome'daki ikinci eski, köklü ve etkili “utopia”, “yeni roma” kurmak şeklinde anlaşılmıştı. bunu da ilk kez imparator konstantin istanbul'u (constantinopolis) kurarak gerçekleştirmişti. konstantin, italya'daki roma'ya ve kilisesi'ne karşı (bugünkü vatikan) 313 yılında bugünkü istanbul'u “yeni roma” adıyla kurmuştu. yeni roma, “yeni hıristiyanlık” demekti ama, “yeni” yi getiremeyip, “eski” nin dümensuyuna girdi, başsız ve tahtsız kaldı. bizans yıkıldı ve yerine istanbul'da üçüncü bir roma kuruldu. 4.haçlı seferi sırasında kudüs'ü ele geçirmek için yola çıkan latin–roma kökenli katolik ağırlıklı haçlı ordusunun kutsal kent kudüs'e gitmeyip ortodoks bizans'ın başkentini ele geçirmesiyle (1204-8) başladı. haçlılar'ın istanbul'da kurdukları latin imparatorluğu, roma'daki papa tarafından “roma-nia” (roma'ya ait, roma gibi olan) adıyla tesmiye edilmişti. bu romanya, bugünkü romanya'nın trakya ve balkanlar'daki topraklarını da kapsadığı için günümüzde de adını ve varlığını sürdürmektedir. şu farkla ki, günümüzdeki romanya, küçük ölçüde ortodoks'tur. ilginçtir ki hıristiyanlar üç roma ütopiası ile yetinmemişlerdir. üçüncü roma'nın kuruluşundan yaklaşık 250 yıl sonra bir roma “utopia”sı daha hayata geçirilmişti. bu kez yeni palazlanan rus çarları, roma “utopia”sına sarılmışlardı. 1453'te “kutsal kent–yeni roma–istanbul” müslüman türklerin eline geçince, rus çarlığı moskova'yı hemen “kraliçe roma” ilan etti ve tüm ortodoksluğun ve tanrı'nın annesi (theotokos) “gizemli gül” meryem'in koruyucusu olduğunu dünya aleme duyurdu. kurulan bu kutsal kudüsler de, romalar da tek teokratik dogmadan kaynaklanmıştı: “insanlığı kurtarmak” . neden kurtaracaklardı diye sorarsanız yanıtı şaşırtıcıdır: dişi ile erkek arasındaki ilk cinsel birleşmeden kaynaklanan “ilk günah”tan. hıristiyan inancına göre, yeryüzündeki tüm kötülüklerin, acıların, ıstırapların ve eşitsizliğin nedeni bu “ilk günah”tır. tanrı'nın biricik oğlu isa mesih, işte bu uğursuz(!) ilk günahtan kurtarıp “arıtarak” yeniden “cennet”e döndürmek için bakire yahudi kızı meryem'in “rahmine” konulmuş ve yeryüzüne gönderilmiştir. meryem, tanrı tarafından bu “doğaüstü” görevi yerine getirmek için seçildiği için “gizemli gül” (rosa mystica) idi. yeryüzünde yeni kudüs'ü (geçmişte aachen kenti, günümüzde ab) kurarak ve önce ona inananları, sonra yahudi alri, en sonra da hz. ibrahim'in çocukaları oldukları için, bazı dini bütün müslümanları kurtararak “yeni kudüs” teki bu “arınmış” insanları “yeni cennet”e taşıyacaktı. nedir ki tüm insanlığı kurtarmak amacıyla kudüsler ve romalar kuran hıristiyanlar, özellikle 16. yüzyıldan itibaren tüm insanlık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş kitle katliamlarını ve soykırımlarını gerçekleştirdiler. (not: rota latince, çark, tekerlek demektir. tevrat'ta rota, gökyüzünde beliren dev savaş arabası (chariot)dır. bu savaş arabaları daha sonra ateşten toplara dönüşerek yeryüzüne çarpmışlardır. katolik kilisesi'nde rota, evlilik ve mülkiyet davalarına bakan mahkemedir. (y.n.)) bugünkü avrupa birliği'ni ve onun şiarı “insan hakları” kavramının ardında tarihte en görülmemiş “vahşetler” yatmaktadır; bırakın “kurtarıcılığı, adaleti ve yeni cennet'e gitmeyi”. bu sanal ve ütopik “kurtarıcılık misyonu” christendome'un tarihinde, özellikle de 16. yüzyıldan itibaren çok etkili olmuştur. bir yandan katolik kilisesi, diğer yandan seküler prensler ve krallar, her zaman “zavallı” olan insanları ve insanlığı kurtarmak hevesine (ütopiasına) kapılmışlar ve kendilerinden menkul kerametleriyle isa mesihcilik oynamışlardır. öte yandan özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda chiristendome'da isa mesih'in kurtarıcılık rolünü sadece papalar ve prensler oynamamışlardı. birçok yer altı örgütü de, değişik “kutsal” (!) metinler ve dogmalar kullanarak “tüm insanlığı kurtarmak” misyonu üstlenmişlerdi. bunlardan en ilginç ve esrarengiz olanı, okültizmin, alşimizmin ve hermetizmin gizli diliyle okuyup anlaşan ve bu disiplinlerde edindikleri sonuçları gündelik hayata –gizlice– aktarmış olan “gül ve haç kardeşliği” örgütüydü.

tarihçilere göre 18. yüzyıl “aydınlanma çağı”dır. oysa john weisse'ın belirttiği gibi gerçekte 18. yüzyılda avrupalılar'ın büyük çoğunluğu “cahildi ve yeni fikirleri tümden reddediyordu.” başka bir araştırmacı, micheal edwards ise şunları yazmıştı: “18. yüzyıl gerçekte gizli örgütlerin çağıydı ve bu örgütlerle toplumsal hayat ve kurumları arasında büyük ölçüde karşılıklı tohumlama vardı.” 18. yüzyılda almanya'da, okültizm ve batıl inançlara bağlılık belirleyici rol oynamıştı. özellikle köylülerin günlük hayatları diabolik kavramlarla, cinlerle ve şeytansı varlıklarla belirleniyordu. örneğin, alman köylüleri kendi kralları'ndan çok “bergmönch” denilen ve keşişlerin kara giysileriyle ormanlarda dolaştığına inandıkları korkunç bir yaratıktan korkuyorlardı. benzer şekilde “moss-kadınları” diye bilinen ve yahudilik'te, “lilith” adıyla anılan çocuk kaçıran kadınlar vardı. bunlara ek olarak, almanya'nın ormanlarında “kobold” denilen kükçük fakat ürkütücü yaratıklar gizleniyordu; bunlar “valkyri” denilen ve savaşlarda hangi erkeklerin öleceğine karar veren erkek delisi kadınlar tarafından yönetiliyorlardı! bunlara ve daha nice batıl inançlara bağlılık, özellikle köylüleri bir takım garip büyüler, sihirler ve nazarlarla uğraşmaya itmişti. örneğin, “metopomancy” diye bilinen bir büyücülük çeşidi vardı ve çok yaygındı. buna göre, okült ve sihirle uğraşanlar bu gizli ilimi kullanarak insanların “alın yazısını” (alındaki kırışık çizgileri) okuyarak anlamlandırabiliyorlardı. okültizmde “wraith” diye bilinen çok tehlikeli bir büyü çeşidi de usta okültistler tarafından uygulanıyordu. buna göre usta okültist, bu büyü aracılığıyla bir şahsın faksimile (fotokopi gibi) kopyasını gözlerin önünde canlandırabiliyordu. el okuma, ateş yeme, kuşlardan bilgi edinme, düş yorumlama gibi birçok batıl inanç alman halkının günlük yaşamında imparatorluğun ve kilise'nin “dogmatik” kural ve yasalarından çok daha belirleyici roller oynuyorlardı. nedir ki, bu batıl inanç uygulamalarının tümünden daha etkili ve yaygın olan iki inanç sistematiği daha vardı. bunların geçmişi oldukça gerilere, almanlar'ın ilk yerleşim dönemlerine kadar iniyordu ve alman köylülerinin gündelik yaşamlarında belirleyici oluyorlardı. bunlardan ilki “hepatoscopy” diye bilinen bir fal türüydü. 18. yüzyılda Almanya'da en sık baş vurulan fal tipi buydu. buna göre bazı adak törenlerinde kurban edilen hayvanların iç organları inceleniyor ve bunlara bakılarak kişilerin ve kralların kaderleri okunabiliyordu. r.j.stewart'ın yazdığına göre almanlar'ın hıristiyanlığa geçişlerinden sonra dahi bu gelenek sürmüştü. eski site devletleri döneminde başvurulan bu fal açma tarzı sadece avrupa'da değil amerikan folklorunda da izlenmekteydi. alman köylülerini manevi alanda en derinden etkileyen batıl inanç türü “auto-teism” diye bilinen bir akımdı. bu bir tür ruh hastalığıydı ve kişinin kendisini tanrı ve/veya çok kutsal bir din adamı olduğuna inandırmasıyla başlıyordu. kendisinin tanrı veya aziz olduğuna inanan kişi epileptik nöbetler geçirmeye isterik davranışlarda bulunmaya ve garip sözlerle konuşmaya başlıyordu. alman köylüleri “ekstaz” dedikleri bu nöbetler sırasında kişinin söylediklerini ezberlemeye ve onun dediklerini harfiyen uygulamaya çok düşkündüler. çünkü, “ekstaz”ı, tanrı ve/veya aziz olmanın ön koşulu olarak görüyorlardı ve bu nöbet sırasında kişinin söylediklerinin de “kehanetler” olduğuna inanıyorlardı. alman tıp kayıtlarına göre kendini tanrı sanma olayının en uç örneği 1614 yılında, 30 yıl savaşları'nın başlamasından 4 yıl önce ezechiel meth adlı kişide görülendir. meth kendisini tanrı ve onun sanal melekleriyle özdeşleştirmiş ve çevresine binlerce köylüyü toplayabilmişti. meth çok yakında almanya'da büyük bir yıkım olacağını vaaz etmişti. meth 4 yıl sonra başlayan yıkımı görmeden öldürülmüştü ama ona bağlananlar bu cahil köylü aziz'i hiçbir zaman unutmamışlardı.

okültist, alşimist ve hermetiklerin özellikle 17.yüzyıldan buyana siyasi literatüre soktukları birçok kavram vardır ve bunlardan sadece avrupa'da değil bütün dünyada çok belirleyici olmuşlardır. toplumbilimciler ve akademisyenler görmezden gelseler de örneğin, ihtilal (revolution), uyum (harmony), hoşgörü (tolerance), dönüşüm (rotation), değişim (transformation) vd. gibi kavramları oluşturarak kendi gizli laboratuar çalışmalarında ilk kez kullananlar onlardı. katolik kilisesi durup dururken günümüzde bile bu kavramların kullanılmasını yasaklamış değildi. özellikle 13. yüzyıldan itibaren bu çağda ortaya çıkan seküler nitelikteki “nominalizm/adcılık” akımıyla birlikte katolik kilisesi'ne karşı çok yoğun eleştiriler yapılıyordu ve bu eleştirileri de çoğunlukla okültist ve alşimistler yönlendiriyorlardı. avrupa'nın en büyük beyinleri Paracelsus, Thomas More, Fourier, Owen, Bacon, Böhme, Ramon Lull, Basil Valentin, Agrippa, Hermes ve Isac Newton gizlice Alşimizm ve Hermetizmle uğraşırlardı. Benzer şekilde 18. yüzyıldan itibaren George Ripley, Henry Kühnrath, Nicholas Flamel, Christina Poniatowitzsh, Martin Mitchell ve Katherina Emerich gibi medyum ve spiritualistler Almanya ve Avrupa'da göze görülmeyen (invisible) güçlerin temsilcileri olarak benimsenmişlerdi. Avrupa'da o dönemde psişik yaşamı Kilise'den çok batıl inançlar, medyumlar, kahinler, falcılar ve Kabalistler belirliyorlardı. Bilim adamlarından ise teknolojiyi geliştirmeleri ve gizemcilerin alanlarına girmemeleri istenmişti. İngiltere'de Masonluk'tan önce kurulan spiritualist “Virtüozi” 5 örgütü o dönemde tüm aristokrat kesimi etkilemişti. Baronne d'Oberkirch'in de yazdığı gibi o dönemde sayısız kişi bu tür uğraşlar içine girmişlerdi. Kimisi “Gül ve Haç” üyesi kimisi peygamber kimisi de alşimistti. “Bu örgütler ve kişiler nihayet yer altından yer üstüne çıkmayı başarmışlar ve kendilerini büyük ihtilallerin hizmetine sunmuşlardı.


18. ve 19. yüzyılda yetişmiş devlet adamlarından ve ihtilalcilerden çoğu bu tür gizli örgütler tarafından yetiştirilmiş ve/veya kullanılmış kişilerdi. örneğin çağdaş italya birliği'ni kuran garibaldi, böyle yetiştirlmiş bir ihtilalci ve devlet adamıydı. garibaldi, mason yapılmıştı ve 1863'de venedik'te kurulmuş olan “atea” adlı gizli spiritualist örgütün üyesiydi. david yallop'un da belirttiği gibi garibaldi, ülkedeki masonlarla birlikte papalığı yıkmak için harekete geçmiş ve sonunda italyan ulusal birliği'ni kurmayı başarmıştı. amerika birleşik devletleri'ni kuran george washington ve arkadaşları da aynı şekilde gizli örgütler tarafından yetiştirilmişlerdi. washington ve arkadaşları mason'dular ve güçlerini kanıtlamak için amerikan doları'nın üstüne mühürlerini basmışlardı. bu 1 dolarlık banknot günümüzde de tedavüldedir. bu doların üstündeki tüm semboller okült literatüründen alınmıştır.

naziler'in ünlü “insan harası” fikri de gerçekte 17. yüzyılda yaşamış ünlü bir okültistten alınmıştı. bu adam thomas campanella'ydı. onun “citta del sol–güneş kenti” adlı ütopik çalışması 1623'de yayınlanmıştı ve bu kitabında campanella soylu ve seçkin erkek ve bakirelerin çiftleşerek kurdukları bir “üstün ırk kenti” tasarımlamıştı.


günümüzde de çok kullanılan “yeni dünya düzeni” şeklindeki siyasal bildiri de gerçekte çok eski bir gizli okültist örgüte aitti. bu bir alman örgütüydü ve 1260'da kurulmuştu. örgütün adı “yeni ruh, özgür ruh”tu (the new spirit, the free spirit). fransız amalric'in görüşlerini savunan pan-teist almanlar tarafından kurulmuştu. bu gizli örgüt, çok ilginçtir ki, “yeni ruhun” başlangıç döneminin 1920'ler olacağını hesaplamış ve bunu da o dönemde duyurmuştu!

papalık tarafından gizli ilimlerle uğraştığı gerekçesiyle 27 yıl zindanda yaşayan campanella da 17. yüzyılda bu gizli alman örgütünün “yeni dünya düzeni” tezini savunmuştu. thomas campanella okültizmle uğraştığı ve büyü ve sihir yaptığı için papa tarafından hapise atılmıştı ama çıkınca papa 8.urban'a danışman oldu ve bu kez birlikte büyü ve sihirle uğraşmaya başladılar. campanella, papa'yı astroloji, simyacılık ve büyü konularında eğitti.


şaşırtıcıdır ki, batıl inanç diye tanımlanan astroloji, okültizm ve onların alt dalları ile uğraşanlarla en çok mücadele ettiğininöne süren katolik kilisesi ve onun başı papalar'dan bazıları hem astroloji hem de okültisttiler. bu kadarla da kalmamışlardı. aralarından bazıları kilise tarafından tehlikeli bulunarak yasaklanmış gizli yer altı örgütlerine üye olmuşlardı. örneğin papa 23.john (1410-1415) bir anti-papa idi ve kendinden önceki anti-papa 5.aleksander gibi o da okült siyaseti ile çok içli dışlı idi. dilerseniz raslantı deyin, katolik kilisesi'nin tarihindeki ikinci 23.john adlı papa da tıpkı kendisinden 500 yıl önce yaşamış olan 23.john gibi bir okültistti. papa 23.john ünlü 2. vatikan konsili'ni toplamış ve hıristiyan aleminde çok köklü ve alışılmadık tartışmalar başlatmıştı. 1963 yılında ölen bu papa katolik kilisesi tarafından 3 eylül 2000'de aziz ilan edilidi.